Bize okulda dünyanın en zor ulaşılan yerlerini öğrettiler.

Kutuplardan söz ettiler.
Buzullardan, çöllerden, okyanusların ortasında kaybolmuş adalardan, zirvesine insan ayağının güçlükle bastığı dağlardan…

Meğer eksik öğretmişler.

Bugün dünyanın ulaşılması en zor yeri ne Kuzey Kutbu’dur ne Güney Kutbu. Ne Himalayalar’ın zirvesidir ne Sahra’nın ortası.

Dünyanın ulaşılması en zor yeri Gazze’dir.

Hem de etrafı denizlerle, buzullarla, aşılmaz dağlarla çevrili olduğu için değil.

Etrafı insanlarla çevrili olduğu hâlde yalnız bırakıldığı için…

Daha acısı şu:

Etrafında milyonlarca Müslüman var. Devletler var. Ordular var. Petrol var. Para var. Diplomasi var. Teşkilatlar var. Zirveler var. Bildiriler var.

Ama Gazze’ye ulaşan şey çoğu zaman yalnızca dualarımız oluyor.

Ve insan ister istemez soruyor:

Bu nasıl bir coğrafyadır?

Bir çocuğun çığlığı sınır kapılarından geçemiyor ama petrol tankerleri geçiyor.

Bir annenin feryadı diplomatik protokollere takılıyor ama ticaret yolları işlemeye devam ediyor.

Bir parça ekmek Gazze’ye ulaşmak için dünyayı ayağa kaldırmak zorunda kalıyor ama bombalar adresi şaşırmadan ulaşabiliyor.

Demek ki mesele mesafe değilmiş.

Mesele yol değilmiş.

Mesele imkân hiç değilmiş.

Mesele iradeymiş.

Mesele vicdanmış.

Mesele, insanın kardeşinin acısını kendi acısı sayıp saymamasıymış.

Gazze bugün dünyanın belki de en kısa mesafelerle çevrili ama en uzun yalnızlığı yaşayan toprağıdır.

Bir tarafta sınırlar…

Bir tarafta kapılar…

Bir tarafta ordular…

Bir tarafta milyonlarca insan…

Ortada ise ölmemek için dünyaya yalvarmak zorunda bırakılmış çocuklar.

Hangi coğrafya kitabı bunu açıklayabilir?

Haritalara baktığınızda Gazze yalnız görünmez.

Fakat vicdan haritasını önünüze koyduğunuzda Gazze’nin etrafında kilometrelerce sessizlik vardır.

Biz yıllarca ümmet kelimesini büyük cümlelerle söyledik.

Kürsülerde söyledik.

Meydanlarda söyledik.

Vaazlarda söyledik.

Konferanslarda söyledik.

“Bir bedenin azaları gibiyiz.” dedik.

Fakat bugün Gazze’de bir uzvumuz kanarken bedenimizin büyük kısmı günlük hayatına devam edebiliyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken çok ağır bir hakikat var demektir.

Çünkü kardeşlik, yalnızca aynı kıbleye dönmek değildir.

Kardeşlik, kardeşinin acısı sana dokunduğunda başını çevirmemektir.

Kardeşlik, onun çocuğu açken kendi sofrasındaki fazlalıktan utanabilmektir.

Kardeşlik, bedeli olduğunda da kardeş kalabilmektir.

Yoksa slogan atmanın maliyeti yoktur.

Bildirinin bedeli yoktur.

Kınamanın riski yoktur.

Gerçek kardeşlik ise bazen bedel ister.

Gazze bize tam da bunu gösteriyor.

Bir tarafta Batı dünyasının yıllarca anlattığı insan hakları, çocuk hakları, savaş hukuku ve demokrasi söylemlerinin ne kadar seçici uygulanabildiğini görüyoruz.

Diğer tarafta Müslüman dünyanın yıllardır anlattığı ümmet bilincinin ne kadar büyük bir imtihandan geçtiğine şahit oluyoruz.

Gazze iki yüzlü dünyayı açığa çıkaran bir aynaya dönüştü.

Kim o aynaya bakarsa kendi hakikatini görüyor.

Batı, kendi değerlerinin sınırlarını görüyor.

Doğu, kendi sessizliğini görüyor.

Müslüman dünya, kendi güçsüzlüğünden ziyade dağınıklığını görüyor.

İnsanlık ise kendi vicdan kaybını görüyor.

Çünkü mesele artık yalnızca Filistin meselesi değildir.

Mesele şudur:

Bir çocuk öldüğünde dünyanın geri kalanı normal yaşamına devam edebiliyorsa, insanlık dediğimiz kavramın içini neyle dolduracağız?

Bir annenin kucağındaki evladı ölürken uluslararası sistem yalnızca toplantı takvimlerini değiştirebiliyorsa, hangi medeniyetten söz edeceğiz?

Bir halkın açlığı bile siyasi pazarlığın konusu olabiliyorsa hangi çağdaşlıktan bahsedeceğiz?

Teknoloji çağındayız.

Dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde görüntülü konuşabiliyoruz.

Uzaya araç gönderiyoruz.

Okyanusların kilometrelerce altına iniyoruz.

Mars’a ulaşmanın yollarını araştırıyoruz.

Ama birkaç kilometre ötedeki aç bir çocuğa bir parça ekmek ulaştırmayı beceremiyoruz.

Bunun adı teknolojik yetersizlik değildir.

Bunun adı ahlaki çöküştür.

İşte coğrafya kitaplarının yazmadığı yer tam burasıdır.

Dünyanın en uzun mesafesi iki şehir arasındaki mesafe değildir.

Dünyanın en uzun mesafesi bir insanın vicdanıyla eylemi arasındaki mesafedir.

Gazze o mesafenin adıdır bugün.

Kimi zaman düşünüyorum:

Gazze gerçekten abluka altında mı?

Evet.

Ama belki de Gazze’den daha ağır bir abluka altında olan başka bir şey var:

Vicdanlarımız.

Çünkü Gazze’nin çevresine beton duvarlar çekildi.

Bizim vicdanlarımızın çevresine ise korkular, çıkarlar, hesaplar, koltuklar, diplomatik dengeler ve ekonomik menfaatler örüldü.

Hangisini yıkmak daha zor, bilmiyorum.

Gazze’de çocuklar büyümüyor artık.

Çocuklar bir gecede yetişkin oluyor.

Oyuncakla tanışmadan enkazla tanışıyorlar.

Uyku öncesi masal dinlemek yerine bomba seslerini sayıyorlar.

Anneler çocuklarına yarından söz ederken cümlelerini tamamlayamıyor.

Babalar, evlatlarına verecek ekmek bulamadıkları için gözlerini kaçırıyor.

Sonra biz ekranlarımızın karşısında bu görüntülere bakıyoruz.

Üzülüyoruz.

Paylaşıyoruz.

Kınıyoruz.

Ve hayatımıza devam ediyoruz.

Belki asıl korkutucu olan da budur.

Acıya alışmak.

Çünkü insanlığın ölümü büyük bir patlamayla gerçekleşmez.

İnsanlık yavaş yavaş ölür.

Bir görüntüye alışarak…

Bir çocuğun ölümüne alışarak…

Bir annenin feryadına alışarak…

Bir şehrin enkaza dönmesini sıradan haber kabul ederek…

Sonunda vicdanımız bize şunu söyler:

“Yine Gazze.”

İşte o “yine” kelimesi insanlığın mezar taşı olabilir.

Oysa Gazze “yine” değildir.

Her ölen çocuk biriciktir.

Her yıkılan ev bir ailenin dünyasıdır.

Her kaybedilen insan bir annenin evladı, bir babanın umudu, bir kardeşin canıdır.

Rakamlar büyüdükçe acı küçülmez.

Biz yalnızca rakamlara alışırız.

Ve tam da burada Müslüman dünyanın kendisine sorması gereken ağır sorular vardır.

Petrolümüz var.

Paralarımız var.

Ordularımız var.

Milyonlarca nüfusumuz var.

Stratejik boğazlarımız, limanlarımız, ticaret yollarımız var.

Peki neden sesimiz bu kadar cılız?

Neden irademiz bu kadar parçalı?

Neden kardeşliğimiz sınır kapılarında bitiyor?

Neden Gazze söz konusu olduğunda milyonların duası, birkaç devletin siyasi hesabına yeniliyor?

Bu soruları sormak İslam dünyasına düşmanlık değildir.

Tam tersine kardeşliğin gereğidir.

Çünkü insan sevdiğinin kusurunu görmezden gelerek değil, onu uyandırmaya çalışarak kardeş olur.

Bugün Gazze’nin bizden istediği şey yalnızca gözyaşı değildir.

Gazze bizden hafıza istiyor.

Duruş istiyor.

İrade istiyor.

Tutarlılık istiyor.

Çocuğun kimliğine bakmadan çocuğu savunmamızı istiyor.

Mazlumun dinini, dilini, milliyetini sormadan mazlumun yanında durmamızı istiyor.

Ve Müslümanlara çok daha ağır bir sorumluluk yüklüyor:

Kardeşlik sözünü gerçekten söyleyip söylemediğimizi sınamak.

Belki bir gün yeni coğrafya kitapları yazılır.

O kitaplarda dağların yüksekliği, okyanusların derinliği ve kıtaların yüzölçümü yine anlatılır.

Ama ben isterim ki bir sayfasına şu cümle de yazılsın:

“21. yüzyılda dünyanın ulaşılması en zor yerlerinden biri Gazze’ydi. Bunun sebebi coğrafi engeller değil, siyasi hesaplar ve insanlığın vicdanındaki mesafeydi.”

Ve hemen altına şu not düşülsün:

“Gazze çok uzakta değildi.

İnsanlık çok uzaktaydı.”

İşte bütün mesele bu.

Haritaya baktığımızda Gazze yakınımızda.

Kıblemize baktığımızda kardeşimiz.

İnancımıza baktığımızda emanetimiz.

Vicdanımıza baktığımızda imtihanımız.

Fakat davranışlarımıza baktığımızda…

İşte orada insanın söyleyecek sözü tükeniyor.

Bu yüzden artık şunu kabul edelim:

Coğrafya kitapları bize dünyanın en uzak yerlerini yanlış öğretmiş.

Dünyanın en uzak noktası kutuplar değildir.

Dünyanın en uzak noktası, bir mazlumun elinin uzandığı ama kimsenin tutmadığı yerdir.

Ve bugün o yerin adı Gazze’dir.