Bir ülkede ev kurmak milyonlarla ölçülmeye, iki insanın “yuva kuralım” cümlesi banka kredileriyle, altın hesaplarıyla, düğün salonu fiyatlarıyla, mobilya taksitleriyle ve yıllarca sürecek borçlarla birlikte anılmaya başlamışsa orada yalnızca ekonomik bir problem yoktur. Orada, farkında olarak ya da olmayarak, evliliğin önüne toplumsal bir duvar örülmüş demektir.

Sonra dönüp gençlere soruyoruz:

“Neden evlenmiyorsunuz?”

Belki de soruyu yanlış kişilere soruyoruz.

Asıl soru şu olmalı:

Biz evlenmek isteyen gençlerin önüne neden bu kadar ağır şartlar koyduk?

Bir zamanlar iki insanın yuva kurması için niyet, emek, birkaç parça eşya ve ailelerin duası yeterli görülürdü. Bugün ise evlilik adeta ekonomik yeterlilik sınavına dönüştü. Düğün ayrı masraf, nişan ayrı, kına ayrı, fotoğraf ayrı, salon ayrı, mobilya ayrı, beyaz eşya ayrı, takı ayrı…

Yetmedi.

“Millet ne der?”

Bu dört kelime uğruna genç insanların yıllarını ipotek ediyoruz.

El âlem birkaç saat eğlensin diye gelinle damat bazen yıllarca borç ödüyor.

Sonra aynı toplum birkaç yıl sonra boşanma haberlerini görünce şaşırıyor.

Neye şaşırıyoruz?

Daha evliliğin ilk sabahında masanın üzerinde kredi taksitleri duruyorsa, iki genç hayatlarının en güzel yıllarına borç, geçim sıkıntısı ve ekonomik kaygıyla başlıyorsa bunun aile huzuruna hiç etkisi olmayacağını mı düşünüyoruz?

Elbette her boşanmanın sebebi ekonomi değildir. İnsan ilişkileri tek bir gerekçeyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Ancak ekonomik baskının aile içindeki huzuru zorlaştırabildiğini görmezden gelmek de hayatın gerçeklerine sırt çevirmektir.

Daha büyük çelişkimiz ise başka yerde.

Bir taraftan gençlerden ahlaklı, ölçülü ve sorumlu bir hayat yaşamalarını istiyoruz. Diğer taraftan bunun en güçlü toplumsal kurumlarından biri olan evliliği giderek zorlaştırıyoruz.

Sonra ortaya çıkan sonuçlara kızıyoruz.

Garip değil mi?

Dinimizin bize bıraktığı temel ölçülerden biri son derece açıktır:

Kolaylaştırmak.

Biz ise yıllardır zorlaştırmak konusunda neredeyse uzmanlaştık.

Nikâhı zorlaştırdık.

Düğünü gösteriş yarışına çevirdik.

Takıyı statü meselesi yaptık.

Eşyayı ihtiyaç olmaktan çıkarıp itibar göstergesine dönüştürdük.

Sosyal medyada gördüğümüz hayatları gerçek hayatın standardı sandık.

Bir başkasının düğününü geçmek, bir başkasının evinden daha gösterişli ev döşemek, daha pahalı gelinlik giymek, daha büyük salon tutmak…

Sonunda ne oldu?

Yuva kurmayı değil, düğün yapmayı önemseyen bir kültür ortaya çıktı.

Oysa düğün birkaç saat sürer.

Evlilik bir ömürlük sorumluluktur.

Biz birkaç saatlik gösteriş için yıllarca ödenecek faturalar hazırlıyoruz.

Sonra gençlerin evlilikten uzaklaşmasına anlam veremiyoruz.

Burada yalnızca gençleri suçlamak kolaycılık olur.

Ailelerin de kendilerini sorgulaması gerekiyor.

Bir baba, kızının mutluluğunu gerçekten istiyorsa damadın cebindeki parayı mı ölçmeli, karakterini mi?

Bir anne, oğlunun yuva kurmasını gerçekten istiyorsa gelinin getireceği eşyaları mı konuşmalı, iki insanın birbirine göstereceği sevgiyi ve saygıyı mı?

Çünkü bazen adına “gelenek” dediğimiz şeylerin bir kısmı artık geleneğin masum sınırlarını çoktan aşmış durumda.

Gelenek insanı yaşatıyorsa güzeldir; insanı eziyorsa yeniden düşünülmelidir.

Bu mesele yalnızca para meselesi de değildir.

Toplum olarak aile kurumunu savunduğumuzu söylüyoruz fakat aileyi kurmak isteyen insanların hayatını kolaylaştıracak kültürü yeterince üretemiyoruz.

Sonra ahlaki değişimden şikâyet ediyoruz.

Oysa ahlak yalnızca insanlara ne yapmamaları gerektiğini söylemek değildir.

Ahlak aynı zamanda iyiliğin yolunu açmaktır.

Meşru olanı kolaylaştırmaktır.

İnsanların temiz, güvenli ve sorumlu bir hayat kurabilecekleri zemini oluşturmaktır.

Genç bir insanın önüne evlilik için aşılması güç ekonomik ve toplumsal engeller koyup ardından yalnızca nasihat vermek yeterli değildir.

Toplumların değerleri sadece kürsülerde korunmaz.

Hayatın içinde korunur.

Bugün gençlerin dünyasında yalnızlık artıyorsa, ilişkiler daha kırılgan hâle geliyorsa, aile kurma yaşı yükseliyorsa ve insanlar geleceğe dair ekonomik kaygılar taşıyorsa meseleyi yalnızca “gençlik bozuldu” cümlesiyle açıklayamayız.

Çünkü bu cümle bizi rahatlatır ama problemi çözmez.

Belki biraz da yetişkinlerin kurduğu düzene bakmamız gerekiyor.

Gençlere nasıl bir dünya bıraktık?

Bir evin fiyatı ne durumda?

Bir kira ne durumda?

Bir düğünün maliyeti ne durumda?

Bir öğretmen, işçi, memur ya da asgari ücretle çalışan genç kaç yılda ev kurabilecek hâle geliyor?

Sonra o gençten yirmili yaşlarında evlilik bekliyoruz.

Burada ciddi bir tutarsızlık var.

Bir taraftan “evlenin” diyoruz.

Diğer taraftan evlenmenin önüne ekonomik ve kültürel mayınlar döşüyoruz.

Sonra da mayına basan gençlere kızıyoruz.

Asıl ihtiyacımız yeni nasihatlerden önce yeni bir toplumsal anlayıştır.

Daha sade düğünler.

Daha makul beklentiler.

Daha az gösteriş.

Daha az “el âlem ne der” baskısı.

Daha çok dayanışma.

Daha çok merhamet.

Daha çok anlayış.

Ve hepsinden önemlisi, evliliği bir tüketim organizasyonu olmaktan çıkarıp yeniden yuva kurma iradesi olarak görebilmek.

Çünkü mesele gelinliğin fiyatı değildir.

Mesele iki insanın huzurudur.

Mesele düğün salonunun ihtişamı değildir.

Mesele o evin içindeki muhabbettir.

Mesele kaç çeşit yemek verildiği değildir.

Mesele aynı sofraya yıllarca sevgiyle oturabilmektir.

Ve kabul edelim:

Toplum olarak zaman zaman çok tuhaf bir alışkanlığımız var.

Önce problemi kendimiz büyütüyor, sonra ortaya çıkan sonuç karşısında mağdur rolüne bürünüyoruz.

Evliliği zorlaştırıyoruz, gençlerin geç evlenmesine şaşırıyoruz.

Gösteriş kültürünü büyütüyoruz, borçlanan ailelere üzülüyoruz.

Ailelerin omuzuna ağır beklentiler yüklüyoruz, huzursuzluk çıktığında “bu evlilikler neden yürümüyor?” diye soruyoruz.

Değerlerimizi günlük hayatın dışına itiyoruz, sonra değer kaybına hayret ediyoruz.

Kısacası bazen krizin hem faili oluyoruz hem maktulü oynuyoruz.

Oysa çözüm sandığımız kadar karmaşık olmayabilir.

Biraz kanaat.

Biraz ölçü.

Biraz merhamet.

Biraz akıl.

Ve yeniden hatırlamamız gereken o kadim ölçü:

Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.

Belki de aileyi korumaya önce buradan başlamalıyız.

Çünkü evliliği zorlaştırıp ahlaki çözülmeden şikâyet etmek, nehir yatağını kapatıp taşkına kızmaya benzer.

Suyu suçlamadan önce önüne ördüğümüz duvarlara bakmak gerekir.

Bugün yapılması gereken gençlere parmak sallamak değildir.

Onların önündeki gereksiz yükleri kaldırmaktır.

Düğünü sadeleştirmek, evliliği itibarlı hâle getirmek, aileleri makul beklentilere çağırmak ve gençlerin yuva kurabileceği ekonomik şartları güçlendirmektir.

Çünkü toplumun geleceği yalnızca binalarla, yollarla ve rakamlarla kurulmaz.

Toplumun geleceği evlerin içinde kurulur.

O evlerde güven varsa toplum güçlüdür.

O evlerde merhamet varsa toplum güçlüdür.

O evlerde sevgi varsa toplum güçlüdür.

Ama biz daha kapısından içeri girmeden gençlerin omuzuna yıllarca taşıyacakları borçlar yüklersek, sonra o evlerden huzur beklemek biraz da kendi kurduğumuz düzenin sonuçlarını görmezden gelmek olur.

Belki artık şaşırmayı bırakıp kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Biz gerçekten aileyi koruyor muyuz, yoksa aile kurmayı her geçen gün biraz daha mı zorlaştırıyoruz?