“Evde terbiye edilmeyeni sokak terbiye eder” sözü, ilk bakışta sert bir cümle gibi görünür. Oysa bu sözün içinde yılların biriktirdiği ağır bir hayat tecrübesi vardır.
Buradaki sokak yalnızca kaldırımlar, caddeler ve kalabalıklar değildir. Sokak; okul koridorudur, iş yeridir, arkadaş çevresidir, evliliktir, komşuluktur, toplumdur. Kısacası insanın ailesinden çıkıp başkalarıyla aynı hayatı paylaşmaya başladığı her yerdir.
Ev, insanın ilk mektebidir. Çocuk konuşmayı ailede öğrenir, susması gereken yeri de… Sevmeyi ailede görür, öfkesini yönetmeyi de… Bir sofrada başkasının hakkını gözetmek, yaşlıya yer vermek, özür dilemek, teşekkür etmek, verilen sözü tutmak, başkasının sınırına saygı duymak önce evin içinde öğrenilir. Bunlar yalnızca görgü kuralı değildir. Bunlar insan olmanın temelidir.
Ne var ki günümüzde birçok aile, çocuk yetiştirmekle çocuğun her istediğini yapmak arasındaki farkı unutmuş durumda. Çocuğun üzülmemesi adına her talebi karşılanıyor, yanlış davranışları görmezden geliniyor, sorumlulukları sürekli başkalarının omuzlarına bırakılıyor. Çocuk hata yaptığında özür dilemesi öğretilmek yerine hatası savunuluyor. Okulda sorun yaşadığında öğretmen suçlanıyor, komşuyla tartıştığında komşu haksız ilan ediliyor, arkadaşına zarar verdiğinde “çocuktur, yapar” denilip geçiliyor.
Böyle büyüyen çocuk, dünyanın da kendisine ailesi gibi davranacağını sanıyor.
Oysa hayat kimseye özel muamele yapmaz.
Evde “hayır” cevabını hiç duymayan kişi, iş yerinde reddedildiğinde öfkesini kontrol edemez. Evde sorumluluk almayan insan, görev verildiğinde bahaneye sığınır. Ailesi tarafından her hatası örtülen kişi, toplum içinde yaptığı yanlışın sonucuyla karşılaşınca kendisini mağdur zanneder. Küçük yaşta sınır tanımayan çocuk, büyüdüğünde hukuku, ahlakı ve başkasının hakkını da bir engel olarak görmeye başlayabilir.
İşte hayatın terbiyesi tam da burada başlar.
Hayat, annenin şefkatiyle uyarmaz. Babanın sabrıyla tekrar tekrar anlatmaz. Öğretmenin iyi niyetle uzattığı eli her zaman uzatmaz. Hayat bazen insanı yalnız bırakarak, bazen kapıları yüzüne kapatarak, bazen de yaptığı hatanın ağır bedelini ödeterek öğretir.
Evde verilmeyen disiplin, ileride işsizlik olarak karşıya çıkabilir.
Öğretilmeyen saygı, yalnızlığa dönüşebilir.
Kazandırılmayan özdenetim, bağımlılığa ve suça sürükleyebilir.
Küçük yaşta düzeltilmeyen bencillik, yetişkinlikte aileleri dağıtabilir.
Sınırları öğretilmeyen öfke, bir gün mahkeme salonunda son bulabilir.
Bu nedenle terbiye, çocuğu korkutmak veya susturmak değildir. Terbiye; çocuğun hayat karşısında sağlam durabilmesini sağlamaktır. Ona her istediğini vermek değil, her istediğinin doğru olmadığını öğretmektir. Çocuğu hayatın bütün zorluklarından kaçırmak değil, zorluklarla nasıl mücadele edeceğini göstermektir.
Sevgi ile sınırsızlık birbirine karıştırılmamalıdır.
Gerçek sevgi, çocuğun yanlışına sessiz kalmaz. Gerçek merhamet, onu sorumluluktan kaçırmaz. Bir çocuğu sürekli savunmak, onu korumak anlamına gelmez. Bazen anne babaların çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, yaptıkları yanlışın sonucuyla yüzleşmelerine izin vermektir.
Bugün okullarda öğretmenlerin karşılaştığı birçok disiplin sorununun kökeninde de bu anlayış bulunmaktadır. Öğretmen öğrenciyi uyardığında aile, çocuğun davranışını sorgulamak yerine öğretmeni sorgulamaktadır. Çocuk ödevini yapmadığında bahanesini aile üretmekte, arkadaşına zarar verdiğinde olayın üstü kapatılmak istenmektedir. Böylece çocuğa farkında olmadan şu mesaj verilmektedir:
“Ne yaparsan yap, seni savunacak biri bulunur.”
Bu mesajla büyüyen insan, bir süre sonra kuralları önemsememeye başlar. Her ayrıcalığın sonsuza kadar süreceğini düşünür. Fakat okulun kapısından çıktıktan sonra karşısına ailesinin kurduğu korunaklı dünya değil, gerçek hayat çıkar. Patron, yapılmayan işi hoş görmez. Devlet, işlenen suçu sevgiyle karşılamaz. Toplum, sürekli kıran, bağıran, küçümseyen ve yalnızca kendisini düşünen insanı uzun süre taşımaz.
Sokağın verdiği ders tam da budur.
Ancak burada bütün sorumluluğu aileye yüklemek de yeterli değildir. Çocuğu yalnızca anne baba yetiştirmez. Okul, çevre, medya, sosyal hayat ve toplumun genel dili de çocuk üzerinde etkilidir. Ekranlarda kabalığın cesaret, hakaretin özgüven, şiddetin güç gibi sunulduğu bir ortamda terbiyeli nesiller yetiştirmek kolay değildir.
Çocuklara yalnızca güzel söz söylemek yetmez; onlara örnek olacak bir hayat göstermek gerekir.
Çocuğuna saygıyı öğreten baba, eşine hakaret etmemelidir.
Dürüstlükten bahseden anne, çocuğunun yanında yalan söylememelidir.
Adaleti anlatan öğretmen, öğrencileri arasında ayrım yapmamalıdır.
Ahlaktan söz eden toplum, çıkarı uğruna ahlakı rafa kaldırmamalıdır.
Çocuklar söyleneni değil, yaşananı öğrenir.
Bu nedenle terbiye önce büyüklerden başlamalıdır. Çocuklardan beklediğimiz davranışları önce kendimiz göstermeliyiz. İnsan yetiştirmenin yolu nasihatten çok örneklikten geçer. Evde sevgi, saygı, sorumluluk ve sınır birlikte bulunmalıdır. Sevginin olmadığı disiplin baskıya, disiplinin olmadığı sevgi ise başıboşluğa dönüşür.
Bir çocuğa bırakılacak en büyük miras para, ev ya da makam değildir. En değerli miras; sağlam bir karakter, temiz bir vicdan ve doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir iradedir. Bunlara sahip olan insan hayatın en zor yollarında bile yönünü bulur. Bunlardan mahrum kalan kişi ise elinde bütün imkânlar olsa da en küçük fırtınada savrulur.
Unutulmamalıdır ki sokak kimseyi gerçekten terbiye etmez. Sokak yalnızca evde öğrenilmeyenlerin bedelini hatırlatır. Bazen bu bedel bir dostluğun bitmesi, bazen bir işin kaybedilmesi, bazen bir ailenin dağılması, bazen de geri dönüşü olmayan bir hayat kırılmasıdır.
Çocuklarımızın bu ağır faturalarla karşılaşmasını istemiyorsak onlara küçük yaşta sevgiyi, sabrı, sınırı, sorumluluğu ve saygıyı öğretmek zorundayız.
Zira insanı büyüten yıllar değildir; aldığı terbiye, taşıdığı vicdan ve başkasının hakkı karşısında gösterebildiği edeptir.
Evde kazandırılmayan karakteri hayat tamamlamaz. Hayat yalnızca eksikliğin bedelini keser.