Dostlar merhaba. 50 küsur yıl önce ailece içinde yer aldığımız çorap atölyeciliğimızden bahsedeceğim. İşi daha üst bir basamak olan çorap toptancılığımıza kadar da getireceğim. İç içe, ayrı ayrı, hoş meseleler anlatacağım size. Bu toptancılık işi, daha önce yaptığımız o zorlu fason işçilikten çok farklıydı. İşin bir bakıma patronu olmuştuk.
70’lerin başları. Artık malımızı atölyemizde yaptırmıyor, daha kolay bir yol olan fasoncular eliyle dışarıda üretiyor, perakende mağazalara satıyorduk. İşin kiri pası, zorluğu kalmamıştı.
Öğrenciyim, yaşım neredeyse 15 olmuş. 8 yaşımdan itibaren yazın tüm zamanı, kışın olabilirse hafta sonu, sömestr tatili dahil, hep babama yardımdaydık. Babam fason işçilikten yıldığı için çok mutlu. Ancak bu kez de bizden mal alanlar haftadan haftaya ancak ödeme yapıyorlardı. Nasıl mı? Açık hesap olarak, parça parça. Aldıkları mala ait borçlarını hafta hafta ödeyerek eksiltiyorlardı. Mağaza sahibi aldığı 1000 liralık malına karşılık cuma günkü rutin ödemesinde (tediyesinde) 80 veya 100 lira, eğer insaflıysa 150 lira veriyor, ama borcu bir türlü sıfırlanmıyordu. Borcu azıcık azalan perakendeci esnaf, yeniden bir o kadar daha mal alıyor, bu kısır döngü de devam edip gidiyordu. Alenen bizim sermayemize "ortak olunma" gibi acayip bir durum vardı. Genç aklımla bu tuhaf, enteresan işe bir anlam veremiyordum. Peşin ödeme yapan esnafı pamuklara sarıyorduk. İşin ilginci, biz de iç piyasaya aynı şekilde, onlar kadar hoyratça olmasa da açık hesap epey borçlanıyorduk. Daha çocuğum ama kafam çalışıyor. Abilerim tabi söz edebilmede benden daha öndeler. Onların da telkinleriyle ve bıçak da kemiğe dayanınca babam 1975 yılının yazında bu 5 yıllık son evre toptan çorap işine son verdi ve rahatladık. Toplamda da, kesintisiz 10 yıl süren çorap serüvenimize tümden veda ettik.
“Bir perakende mağazası açalım ve keyfimize bakalım.” dedi babam. “Her şeyi satabiliriz. Bize yapılan gibi; yani açık hesap alıp peşin satmanın rahatlığını biraz da biz yaşayalım.” dedi.
O yaz Eylül sonu Kocamustafapaşa’nın en güzel yerinde, sıfır bir binanın ön cephesindeki 30 metrelik bir dükkânı kiraladık. Erkek, kadın, çocuk üzerine A’dan Z’ye iç dış, tüm giysileri satmaya başladık. Bu mağazacılığımız üniversiteye başladığım 1975 Ekim ayı başından, mezun olduğum 1982 sonuna kadar sürdü. Ondan sonra da asıl mesleğimle, yani dişhekimliği ile devam ettim yola. Döneyim gene o yıllara.
Babamın emrindeyim ama orayı iki ortak gibi yönetiyor, kalabalık ailemizi geçindiriyorduk. Tabi abilerimin farklı işlerden gelen kazançları da ailenin bütçe havuzuna dökülüyordu.
O yıllara ait çok anılar biriktirdik. Keyifli günler yaşadık. Ancak, terörün çok can aldığı, ülkeyi perişan ettiği sıkıntılı yıllar hemen geliverdi. Karabasan gibi de çöktü üzerimize.
O süreçte babamın sürekli yanındaydım. Onu bir an olsun bırakmadım. Çapa’dan, fakülteden koşa koşa, saat 3 gibi orada olurdum. İş de zaten o saatte başlar ve canlanırdı. Cumartesi, pazar da tüm gün açardım ekmek teknemizi.
O sıra kestiremediğimiz, anlayamadığımız bazı şeyleri de yaşamaya başlıyorduk. Biz çorapçı iken malı müşterinin ayağına götürür, alacağımızı da gene parça parça, ayağına giderek alırdık. Adam malını gelir seçer, ayırır, hammaliyesi de hep bize kalırdı. Ama perakencilikte, çorapçılık dışındaki bu toptancılar bizim eskiden yaptığımızı yapmıyorlardı bize. Kalın mukavva kolilere, kâğıttan paketlere sıkıca sardıkları malımızı bin bir eziyetle bize taşıtıyorlardı. Sultanhamam, Yeşildirek, Mahmutpaşa’dan alıp getiriyorduk. Nefes nefese otobüse atıyor, dükkâna 500 metre uzaklıktaki durakta indiriyor ve mekânımıza naklediyorduk. 7 sene sürdü bu zorlu iş. Bir gün bile ne babam, ne ben “uf” demedik. Dönüşümlü olarak bu mal taşımayı yaptık. İstisnalar dışında hiçkimse ayağımıza bir şey getirmiyordu. Eski sistem açık hesap çalışma işi de eskisi gibi değildi. Çok azalmıştı. Akıllı toptancılar artık senet imzalatıyorlardı babam gibi perakendecilere. Senedi de tabi kullanıyorlardı ticari bir meta olarak. Malı iyi ve geçer akçe olanlar da çek veya peşin para çalışıyorlardı. İşimize gelen ürünlerde peşin alışverişi deniyorduk. Ancak babam çek işini pek sevmiyordu. Ödeyememekten korkuyordu.
Bölgede çok sevilen, sevimli bir mağaza olmuştuk. Gerek komşu esnaflar gerekse müşteriler babamı ve beni çok seviyorlardı. Yaşım 20’lere ulaşmış hatta geçiyordu. Benim için 2. bir okul, gerçek bir hayat mektebi olmuştu orası. Finali keyifli, mizahi diyaloglarla örülü bir anekdotla yapalım.
Bize mal satan çocuğun adı Ercan Çavuşoğlu'ydu. Bitlisliydi. Kulakları çınlasın. Yaklaşık 40 küsur senedir görmedim onu. Sanırım rahmetli Ekrem Çavuşoğlu ağabeyin oğluydu. Ben yaşlardaki Ercan numunelerle gelir, siparişi alır, bize de kıyak yaparak ayağımıza kadar getirirdi malımızı. Çok sempatik, çok tatlı bir çocuktu. Babalarımız da Bitlis’ten arkadaştı. Kalın, renkli camlı gözlük takardı Ercan. Kadınlar için penye ve jarse türü bluzu, trikoları üretirlerdi. Cuma günü geldiğinde dükkânımız bir neşe iklimine geçerdi. Yemeğini, çayını vermeden göndermezdik onu. Şakalaşırdık. Kahkahaların ardı arkası kesilmezdi. Ürünü tanıtan Ercan’a babam soruyordu o gün:
-Ercan kurbani, bu jarse balıkçının hangi renkleri var?
-Hacı abe, öyde penye tişörtün renklerini sayem san, sore orbilerini.
Ercan tek tek saymaya başlamıştı:
-Beyaz, siyah, gri, sari, mavi, yeşil, kırmızi, nefti (koyu yeşil), kemik (krem rengi), lila (bir tür mavi), menevşe (renkler gittikçe çetrefilleşiyor ve Ercanca isimler çıkıyordu ortaya), kavuniçi, kahveyi, fişne çürügi (ula Ercan, bordo desene oğul, yok fişne çürügi), ayva bişmişi.
Babam takılmıştı bu son absürt renkte:
-Nee?
-Ayva bişmişi.
-Ula bele bi renk de heş olo?
-Haci abe kafemi karıştırme. Bu menım buldoğım bi isimdo.
Dakikalarca gülmüştük bu ayva bişmişine. Gitti arabadan alıp gösterdi ürünün o rengini. Boz bir renkti, kiremite benzer bir tondu. Babamın son sözü şu oldu ona:
-Yoh Ercan ayva bişmişinnan isteminem. Başkesıne ver uni.
Evet dostlar, sürçi lisanım affolunsun. Kalın sağlıcakla, sevgiyle ve saygıyla...