Bir çocuk ağladığında bütün evin düzeni değişiyorsa, sofrada ne yenileceğine çocuk karar veriyor, uyku saatini çocuk belirliyor, telefon elinden alındığında anne baba suçlu ilan ediliyor, misafirlikte taşkınlığına “Çocuktur, yapar” denilip geçiliyorsa orada üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir mesele vardır.

Adını doğru koyalım.
Çocuk yetiştirmek, çocuğu sürekli mutlu etmek değildir.
Anne babalığın görevi çocuğun karşısına çıkan her engeli kaldırmak, her istediğini almak, her itirazında geri adım atmak da değildir. Çocuk bazen istediğini elde edemeyecek. Bazen “hayır” cevabını duyacak. Bazen bekleyecek. Bazen sorumluluğunu yerine getirecek. Bazen yaptığı davranışın sonucuyla karşılaşacak.
Ve evet, bazen ağlayacak.
Çocuğun ağlaması her zaman ona kötülük yapıldığı anlamına gelmez. Bir çocuğun istediği oyuncağın alınmaması üzerine ağlamasıyla incitilmesi aynı şey değildir. Telefonunun kapatılmasına tepki göstermesiyle sevgiden mahrum bırakılması aynı şey değildir.
Biz son yıllarda bu ayrımı fazlasıyla birbirine karıştırdık.
Çocuk üzülmesin diye sınır koymamaya başladık.
Çocuk küser diye görev vermiyoruz.
Yemek beğenmiyor, başka yemek hazırlıyoruz.
Telefonu bırakmıyor, tartışma çıkmasın diye susuyoruz.
Gece yarısına kadar ayakta kalıyor, “Arkadaşları da böyle” diyoruz.
Büyüklere karşı saygısız konuşuyor, “Kendini ifade ediyor” diyerek meseleyi kapatıyoruz.
Sonra yıllar geçiyor ve aynı çocuk okulda öğretmenin “Hayır”ına tahammül edemiyor. Arkadaşının kendisine itirazını kabul edemiyor. Kaybetmeye dayanamıyor. Bekleyemiyor. Eleştirildiğinde öfkeleniyor. Herkesin kendisine göre davranmasını bekliyor.
Çünkü evde hayat ona hep yol vermiştir.
Oysa hayat yol vermeyecek.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Biz çocuklarımızı hayatın gerçeklerinden korumak adına hayatın gerçeklerine hazırlamayı unutuyoruz.
Bir çocuğa verilecek en büyük iyiliklerden biri sınırlarını öğretmektir. Evde herkesin uyması gereken kurallar olduğunu bilmelidir. Sofranın bir vakti vardır. Uykunun bir saati vardır. Dersin, oyunun, ekranın bir ölçüsü vardır. Evde yaşayan herkesin bir sorumluluğu vardır.
Çocuk yatağını toplar.
Oyuncağını kaldırır.
Yaşına uygun biçimde sofraya yardım eder.
Kendi eşyasına sahip çıkar.
Büyükleriyle nasıl konuşacağını öğrenir.
Bir başkasının hakkının başladığı yerde kendi isteğinin durabileceğini bilir.
Bunlar çocuğu ezmez.
Bunlar çocuğu hayata hazırlar.
Ama burada başka bir yanlışa da düşmemek gerekiyor.
Disiplin demek korku değildir.
Terbiye demek hakaret değildir.
Otorite demek bağırmak, aşağılamak, tehdit etmek, aç bırakmak veya çocuğun kişiliğini ezmek değildir.
Çocuğun ihtiyacı zalim bir otorite olmadığı gibi sınırsız bir özgürlük de değildir. Çocuğun ihtiyacı sevildiğini bildiği, kuralların belli olduğu, annenin bugün “hayır” dediğine yarın ağladı diye “evet” demediği güvenli bir aile ortamıdır.
Asıl güçlü anne baba sesini en fazla yükselten değildir.
Sözünün ağırlığını koruyandır.
“Olmaz” dediğinde neden olmayacağını açıklayan ama çocuk ağladı diye kararını değiştirmeyendir.
Çocuğuna şefkat gösterirken ebeveyn olduğunu unutmayan kişidir.
Bugün birçok ailede rollerin birbirine karıştığını görüyoruz. Anne baba çocuğunun arkadaşı olmaya çalışırken anne babalık makamını boş bırakıyor.
Oysa çocuğun zaten arkadaşları olacak.
Onun anneye ihtiyacı var.
Babaya ihtiyacı var.
Rehberliğe ihtiyacı var.
Sınıra ihtiyacı var.
Kendisinden daha fazla hayat tecrübesine sahip insanların gerektiğinde önüne bir çizgi çekmesine ihtiyacı var.
Her istediğini elde eden çocuk güçlü yetişmez. Aksine ilk ciddi reddedilişte büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilir.
Gerçek güç, istediğimiz her şeye sahip olmak değildir.
Olmayana tahammül edebilmektir.
Bekleyebilmektir.
Kaybedebilmektir.
Yeniden deneyebilmektir.
Sorumluluk alabilmektir.
Özür dileyebilmektir.
Başkasının hakkına saygı gösterebilmektir.
Bir kelimeyi çocuklarımıza yeniden öğretmek zorundayız:
Hayır.
Hayır, bugün telefon bu kadar.
Hayır, herkes sana göre hareket etmek zorunda değil.
Hayır, arkadaşına böyle konuşamazsın.
Hayır, aldığın şeyi yerine koymadan gidemezsin.
Hayır, anneni veya babanı ağlayarak kararından döndüremezsin.
Fakat bütün bu “hayır”ların arkasında çok güçlü bir “evet” bulunmalı.
Evet, seni seviyorum.
Seni sevdiğim için sınır koyuyorum.
Seni sevdiğim için sorumluluk veriyorum.
Seni sevdiğim için bugün karşılaşacağın küçük hayal kırıklıklarından kaçırıp yarının büyük hayal kırıklıklarına hazırlıksız bırakmıyorum.
Çocuklarımızın gözyaşlarından bu kadar korkmayalım.
Asıl korkmamız gereken, hiçbir sınır tanımadan büyüyen bir çocuğun hayat karşısında ilk kez “hayır” kelimesini duyduğu gündür.
Anne babalık bazen sarılmaktır.
Bazen dinlemektir.
Bazen affetmektir.
Bazen de çocuğun bütün itirazına rağmen sakin bir sesle aynı cümleyi tekrar edebilmektir:
“Seni çok seviyorum ama buna izin vermiyorum.”
İşte çocuk terbiyesi belki de tam burada başlar.
Sevginin olduğu yerde merhamet, terbiyenin olduğu yerde sınır bulunur. İkisini birbirinden ayırdığımız gün ya sevgiyi şımartmaya ya da disiplini zulme dönüştürürüz. Çocuğa bırakacağımız en büyük miras ise ne korkudur ne sınırsız özgürlük. Karakterdir.