Son yıllarda anne babalığın merkezine garip bir korku yerleşti: “Çocuğum üzülmesin.” Üzülmesin diye istediği alınıyor. Yorulmasın diye odası toplanıyor. Sorumluluk almasın diye tabağı önünden kaldırılıyor. Ödevini unutunca okula anne baba yetişiyor. Öğretmeni uyardığında çocuğa ne yaptığı sorulmadan öğretmene hesap soruluyor.
Sonra aynı anne baba birkaç yıl sonra yakınıyor:
“Bu çocuk neden sorumluluk almıyor?”
Nasıl alsın?
Sorumluluk onun kapısına her geldiğinde biz yetişip geri çevirmişiz.
Çocuğu sevmek, hayatın bütün zorluklarını onun önünden kaldırmak değildir. Çocuğu sevmek, o zorluklarla baş edebilecek bir insan yetiştirmektir.
Bazen bir çocuğun duyması gereken en kıymetli kelime “hayır”dır.
“Paramız yok” demek de şart değil.
“Paramız var ama bunu almayacağız. İhtiyacımız yok.”
Bu cümle küçüktür fakat öğrettiği şey büyüktür. Çocuk istekle ihtiyacın aynı şey olmadığını öğrenir. Her istediğinin olmayacağını öğrenir. Beklemeyi, vazgeçmeyi, elindekinin kıymetini bilmeyi öğrenir.
Çünkü hayatın kendisi de her zaman “evet” demeyecek.
Bir gün istediği işe alınmayacak. Bir sınavı kazanamayacak. Birileri ona itiraz edecek. Parası yetmeyecek. Beklemek zorunda kalacak. Kaybedecek. Yeniden başlayacak.
Bütün bunlarla ilk defa yetişkin olduğunda karşılaşırsa zorlanır. Çocukken, sevildiğini bildiği bir evde bunları küçük küçük öğrenirse güçlenir.
Evdeki sorumluluklar da bunun parçasıdır.
Kız çocuğu da erkek çocuğu da yaşına uygun işleri bilmeli. Yatağını toplamalı. Tabağını kaldırmalı. Kendi eşyasının sorumluluğunu taşımalı. Basit yemekler yapmayı öğrenmeli. Dağıttığını toplamalı.
Bunların adı eziyet değildir.
Bunların adı hayata hazırlıktır.
Bugün teknolojinin bütün imkânlarını kullanan ama yumurta kırmayı bilmeyen, odasını annesine toplatan, üniversitedeki işlerini babasına takip ettiren gençler görüyorsak yalnızca gençleri suçlamanın kolaycılığına kaçamayız.
Biraz da yetişkinler aynaya bakmalı.
Elbette geçmişin yanlışlarına da dönmemeliyiz.
Çocuğu aşağılamak, korkutmak, hakaret etmek, dövmek disiplin değildir. Çocuğun kişiliğini ezerek güçlü insan yetişmez. Fakat geçmişteki aşırı sertlik yanlış diye bugün sınırsızlığı doğru kabul etmek de başka bir yanlıştır.
Çocuğun duygusuna saygı duymak başka şeydir, her davranışına izin vermek başka.
Çocuk üzülebilir.
Kızabilir.
İtiraz edebilir.
Ama hakaret edemez.
Eşyayı kıramaz.
Anne babasına istediği gibi davranamaz.
Her istediğini ağlayarak, bağırarak veya tehdit ederek yaptıramaz.
Anne babanın en güçlü cümlesi belki de şudur:
“Seni seviyorum ama buna izin vermiyorum.”
Asıl mesele çocuğun anne babadan korkması değil, anne babanın koyduğu sınırı bilmesidir.
Bugün çocuğumuza kıyamıyoruz.
Peki yarın hayat ona kıyacak mı?
İşveren “canın istemiyorsa bugün çalışma” mı diyecek? Hayat yaptığı hataların sonucunu onun yerine mi taşıyacak? Toplum her öfkesini hoş mu görecek?
Aile, çocuğun hayatın gerçeklerini güvenli biçimde öğrendiği ilk yerdir.
Bizim görevimiz çocuğun önüne ömür boyu halı sermek değil, ona yürümeyi öğretmektir.
Düştüğünde elinden tutalım.
Ama her adımında sırtımızda taşımayalım.
Çünkü iyi anne babalık, çocuğu kendimize bağımlı bırakmak değildir. Bir gün biz yanında olmadığımızda da doğru karar verebilecek, emeğini ortaya koyabilecek, kaybettiğinde ayağa kalkabilecek bir insan yetiştirmektir.
Bazen bunun başlangıcı çok basit bir cümledir:
“Hayır evladım.”
Arkasından da şu gelir:
“Seni seviyorum ama her istediğin olmak zorunda değil.”
Belki de çocuklarımızın geleceği için yeniden hatırlamamız gereken şey tam olarak budur.