Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır dile getirdiği “en az üç çocuk” çağrısı bugün her zamankinden daha ciddi biçimde üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele hâline gelmiştir.
Çünkü artık karşımızda yalnızca “aileler neden daha az çocuk yapıyor?” sorusu yoktur. Karşımızda, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir nüfus yapısına sahip olacağı sorusu vardır.
TÜİK verileri Türkiye’de toplam doğurganlık hızının 2025 yılında 1,42 çocuğa kadar düştüğünü gösteriyor. Üstelik bu rakam nüfusun kendisini yenileme seviyesi kabul edilen 2,10’un oldukça altında. Doğurganlık hızının 2014 yılından bu yana kesintisiz düşmesi de meselenin geçici olmadığını gösteriyor.
Bu tablo karşısında “üç çocuk” çağrısının ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Ancak bir gerçeği de açıkça söylemek zorundayız:
Üç çocuk istemek yetmez. Üç çocuğun doğabileceği, büyüyebileceği ve ailesiyle huzur içinde yaşayabileceği bir Türkiye inşa etmek gerekir.
Mesele yalnızca para değildir.
Elbette hayat pahalılığı vardır.
Konut sorunu vardır.
Kira yükü vardır.
Gençlerin iş ve gelecek kaygısı vardır.
Çocuk bakımının maliyeti vardır.
Çalışan annelerin yaşadığı güçlükler vardır.
Kreş meselesi vardır.
Bunların tamamı çözülmelidir.
Fakat bugün yeterince konuşmadığımız daha derin bir mesele daha vardır:
Aileye ve çocuk sahibi olmaya bakışımız değiştiriliyor.
Çocuk, hayatın yükü gibi gösteriliyor
Sosyal medyada ve kimi televizyon yapımlarında yıllardır yavaş yavaş başka bir hayat anlayışı öne çıkarılıyor.
“Önce kendini düşün.”
“Hayatını yaşa.”
“Sorumluluk alma.”
“Çocuk yaparsan özgürlüğün biter.”
“Evlilik insanı sınırlar.”
“Tek başına yaşamak daha rahat.”
Bunların hiçbiri her zaman açık cümlelerle söylenmiyor.
Bazen bir dizinin karakterinde karşımıza çıkıyor.
Bazen bir sosyal medya videosunda.
Bazen milyonlarca takipçisi bulunan bir kişinin hayat tarzında.
Bazen de çocuklu ailelerle alay eden birkaç saniyelik bir içerikte.
Bir düşünce yeterince tekrarlandığında zamanla normalleşiyor.
Sonunda genç insan evliliğe “yuva kurmak” olarak değil, yük altına girmek olarak bakmaya başlıyor.
Çocuğa “hayatın bereketi” olarak değil, özgürlüğünü elinden alacak bir maliyet gibi bakıyor.
Asıl tehlike tam da burada başlıyor.
Hayvan sevgisi güzeldir, fakat çocuk sahibi olmanın alternatifi değildir
Bu meselenin yanlış anlaşılmaması gereken önemli bir tarafı da hayvan sevgisidir.
Hayvanlara merhamet etmek güzeldir.
Sokaktaki aç bir hayvanı doyurmak güzeldir.
Bir kediyi veya köpeği sahiplenmek, bakımını üstlenmek insanın vicdanını gösterir.
Bunda eleştirilecek hiçbir şey yoktur.
Fakat son yıllarda popüler kültürde dikkat çekici başka bir anlayış gelişiyor.
Evcil hayvan sahipliği kimi zaman yalnızca hayvan sevgisi olarak değil, aile kurmanın ve çocuk sahibi olmanın alternatifi gibi sunuluyor.
Kedi ve köpekler için kullanılan dil bile giderek değişiyor.
“Evladım.”
“Oğlum.”
“Kızım.”
“Annesiyim.”
“Babasıyım.”
Elbette insanlar sevdikleri hayvanlara istedikleri sevgi sözcüğüyle hitap edebilirler. Buna kimsenin karışmaya hakkı yoktur.
Ancak toplumsal açıdan sorulması gereken soru şudur:
Hayvan sahiplenmenin giderek çocuk yetiştirmenin yerine konulduğu bir kültürel özenti mi oluşturuluyor?
Bazı sosyal medya içeriklerinde çocuk sahibi olmamak övülürken aynı anda evcil hayvanla kurulmuş hayat “özgür, modern ve sorunsuz yaşam” modeli şeklinde sunulabiliyor.
İşte tartışılması gereken budur.
Bunun arkasında örgütlü ve kasıtlı bir plan bulunduğunu delilsiz biçimde söylemek doğru olmaz. Fakat ortaya çıkan kültürel sonucun sorgulanması gerekir.
Hayvan sevgisiyle çocuk sevgisini karşı karşıya getirmeye gerek yoktur.
Fakat hayvan sahipliğinin insanın aile kurmasının, evlenmesinin ve neslin devamını sağlamasının ikamesiymiş gibi pazarlanması da sağlıklı değildir.
Bir milletin geleceğini evcil hayvan sahiplenme oranı değil, yetiştirdiği nesiller belirler.
Bir kediyi sevmek merhamettir.
Bir çocuğu dünyaya getirip yetiştirmek ise aynı zamanda neslin devamıdır.
Bu iki gerçeği birbirine karıştırmamak gerekir.
Medya masum bir seyir alanı değildir
“İnsan istediğini izler, kimse etkilenmez” demek kolaydır.
Fakat reklam sektörü milyarlarca doları insanların davranışlarını değiştirmek için harcıyorsa ekranların insan üzerinde etkisi olmadığını kim söyleyebilir?
Bir içecek reklamı tüketim alışkanlığını değiştirebiliyorsa bir yaşam biçiminin binlerce defa gösterilmesi de insanların aile, evlilik ve çocuk hakkındaki düşüncelerini etkileyebilir.
Bu yüzden televizyon ve sosyal medya yayıncılığı yalnızca reyting meselesi değildir.
Aynı zamanda kültür meselesidir.
Nesil meselesidir.
Aile meselesidir.
Memleket meselesidir.
Bugün bazı dizilerde evlilik sürekli kavga, sadakatsizlik ve mutsuzluk üzerinden anlatılırken yalnız ve sorumluluksuz yaşam sürekli daha cazip gösteriliyorsa bunu sorgulamak gerekir.
Çocuk sahibi aile sürekli yorgun, parasız ve perişan gösterilirken çocuksuz hayat sürekli seyahat, eğlence ve özgürlük üzerinden anlatılıyorsa bunun oluşturacağı kültürel etkiyi düşünmek gerekir.
Çünkü gençler yalnızca anne babalarından öğrenmiyor.
Telefonlarından da öğreniyorlar.
Dizilerden öğreniyorlar.
Fenomenlerden öğreniyorlar.
Algoritmalardan öğreniyorlar.
Çocuklarımız yetişkinlerin ideolojik mücadele alanı olmamalıdır
Aynı hassasiyet cinsellik ve kimlik meselelerinde de gösterilmelidir.
Burada çizgiyi çok dikkatli çizmek gerekir.
Hiçbir insan cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği veya özel hayatı nedeniyle aşağılanamaz.
Kimse hakarete, şiddete veya dışlanmaya maruz bırakılamaz.
Bu insan olmanın gereğidir.
Fakat aynı şekilde anne babaların da çocuklarının hangi yaşta hangi içeriklerle karşılaşacağını sorgulama hakkı vardır.
Yetişkinlerin cinselliği ve kimliğiyle ilgili son derece karmaşık tartışmaların küçük çocuklara gelişim düzeyleri gözetilmeden sunulması doğru değildir.
Çocuklar yetişkinlerin kültür savaşlarının tarafı hâline getirilmemelidir.
Okulun, televizyonun ve dijital platformların ölçüsü açık olmalıdır:
Çocuğun üstün yararı, yaşa uygunluk, mahremiyet ve ebeveyn rehberliği.
Aileyi savunmak herhangi bir insan grubuna düşman olmak değildir.
Fakat aile kurumunun toplum açısından taşıdığı stratejik değeri söylemekten çekinmek de doğru değildir.
Devlet bir taraftan “üç çocuk” derken diğer tarafta başka bir kültür büyüyemez
Asıl üzerinde durulması gereken çelişki budur.
Devlet vatandaşına:
“Evlenin.”
“Aile kurun.”
“Çocuk sahibi olun.”
“En az üç çocuk yetiştirin.”
diyorsa bunun kültür, medya, ekonomi ve sosyal politika karşılığının bulunması gerekir.
Bir tarafta nüfus artışı hedeflenirken diğer tarafta çocuk sahibi olmak toplumun gözünde sürekli zahmet, masraf ve özgürlük kaybı gibi gösterilemez.
Bir tarafta aile yılı ilan edilirken diğer tarafta aileyi itibarsızlaştıran içeriklerin hiçbir toplumsal etkisi yokmuş gibi davranılamaz.
Bir tarafta gençlere evlilik tavsiye edilirken diğer tarafta evlenmenin önündeki ekonomik engeller görmezden gelinemez.
Devlet politikası bütüncül olmak zorundadır.
Yasaktan önce teşvik gerekir
Burada yapılması gereken her şeyi yasaklamak değildir.
Yasak tek başına kültür oluşturmaz.
İyi olanı çoğaltmak gerekir.
Aileyi merkeze alan kaliteli diziler desteklenebilir.
Çocuklu aileyi küçümsemeyen yapımlar teşvik edilebilir.
Annelik ve babalığı hayatın sonu gibi değil, insan hayatının değerli bir dönemi olarak anlatan içerikler çoğaltılabilir.
Aile dostu dijital içerik üreticilerine destek verilebilir.
Çocukların sosyal medyada karşılaştığı içerikler için güçlü yaş sınırlamaları getirilebilir.
Ebeveyn denetim sistemleri kolaylaştırılabilir.
Çocuk hesaplarında kişiselleştirilmiş zararlı içerik önerileri sınırlandırılabilir.
Dijital platformlardan daha fazla şeffaflık talep edilebilir.
Bunların yanında aile kurmanın ekonomik zemini de güçlendirilmelidir.
Üç çocuk isteyen devlet, üç çocuklu aileyi güçlü biçimde desteklemelidir
Üç çocuk sahibi olmak isteyen genç bir çift önce hesap makinesini eline almak zorunda kalmamalıdır.
Konut desteği düşünülmelidir.
Ailelere yönelik uygun finansman modelleri geliştirilmelidir.
Çocuk sayısı arttıkça sosyal destek güçlenmelidir.
Çalışan anneler için iş hayatıyla annelik arasında gerçek bir denge kurulmalıdır.
Babaların çocuk yetiştirme sürecine daha fazla katılmasını sağlayacak izin düzenlemeleri geliştirilmelidir.
Mahalle ölçeğinde ulaşılabilir ve güvenilir kreşler yaygınlaştırılmalıdır.
Üç ve üzeri çocuklu ailelerin ulaşım, eğitim, konut ve vergi politikalarında belirgin avantajları olmalıdır.
Gençlere yalnızca düğün öncesinde değil, evliliklerinin ilk yıllarında da destek verilmelidir.
Çünkü çocuğu dünyaya getirmek bir gündür.
Çocuğu yetiştirmek yirmi yıldır.
Devlet politikasının da yirmi yıllık düşünmesi gerekir.
Aile kurmak yeniden itibarlı hâle gelmelidir
Belki de en önemli mesele budur.
Gençler evlilikten korkmamalıdır.
Anne olmak genç bir kadının hayallerinin bittiği anlamına gelmemelidir.
Baba olmak genç bir erkeğin özgürlüğünün sona ermesi şeklinde anlatılmamalıdır.
Çocuklu bir ev gürültülü olabilir.
Masraflı olabilir.
Yorucu olabilir.
Ama aynı ev kahkahanın, merhametin, aidiyetin ve nesiller arasındaki bağın da evidir.
Hayatı yalnızca rahatlık üzerinden tarif edersek elbette çocuk zahmet görünür.
Fakat hayatın anlamını sorumluluk, sevgi, aidiyet ve devamlılık üzerinden tarif ettiğimizde çocuk bambaşka bir yerde durur.
Bir millet yalnız yaşayan bireylerin toplamından ibaret değildir.
Ailelerdir.
Evlerdir.
Anneleridir.
Babalarıdır.
Çocuklarıdır.
Dedeleri ve nineleridir.
Birbirinin elinden tutan nesillerdir.
Asıl mesele üç çocuk değil, Türkiye’nin yarınıdır
Bugün konuştuğumuz mesele yalnızca kaç çocuk yapılacağı değildir.
2050’nin Türkiye’sini konuşuyoruz.
2070’in Türkiye’sini konuşuyoruz.
Bugün doğmayan çocukların yarın boş bırakacağı sınıfları konuşuyoruz.
Üretim hayatını konuşuyoruz.
Sosyal güvenlik sistemini konuşuyoruz.
Bilimi konuşuyoruz.
Ekonomiyi konuşuyoruz.
Savunmayı konuşuyoruz.
Kısacası devletin devamlılığını konuşuyoruz.
Bu nedenle Cumhurbaşkanımızın “en az üç çocuk” çağrısını yalnızca ailelerin omuzlarına bırakmak doğru değildir.
Bu çağrının ekonomik politikası olmalıdır.
Sosyal politikası olmalıdır.
Medya politikası olmalıdır.
Dijital kültür politikası olmalıdır.
Çocuk koruma politikası olmalıdır.
Konut politikası olmalıdır.
Ve en önemlisi güçlü bir aile politikası olmalıdır.
Hayvanlarımızı sevelim.
Onlara merhamet edelim.
Sokakta bırakmayalım.
Fakat insanın aile kurmasını ve çocuk yetiştirmesini değersizleştiren hiçbir kültürel özentiyi de “modern hayatın doğal sonucu” diyerek kabullenmeyelim.
Farklı hayatları yaşayan insanlara saygı gösterelim.
Fakat çocuklarımızı da ailemizi de kendi medeniyet değerlerimizi de koruyalım.
Çünkü aileyi savunmak birilerini dışlamak değildir.
Aileyi savunmak geleceği savunmaktır.
Ve unutmayalım:
Bir devletin geleceği yalnızca hazinesindeki parayla, ordusundaki silahla veya fabrikalarındaki makinelerle ölçülmez.
Bir milletin asıl geleceği evlerinde büyür.
O evlerde çocuk sesi kesiliyorsa yalnızca bir ev sessizleşmez.
Yavaş yavaş bir ülkenin yarını da sessizleşir.
Çünkü bir milletin geleceği, gerçekten de beşikte başlar.