Ekonomi büyüyor. Servet büyüyor. Peki vatandaş neden küçülen sofralarla baş başa kalıyor?

Bir tarafta milyarlar. Diğer tarafta ay sonunu bekleyen milyonlar.

Bir tarafta sermaye büyüyor.

Diğer tarafta kira büyüyor.

Market sepeti büyüyor.

Faturalar büyüyor.

Ama vatandaşın alım gücü aynı hızla büyümüyor.

İşte tam burada şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Ekonomi kimin için büyüyor?

Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.

Ekonomi, sofradır.

Ekonomi, kiradır.

Ekonomi, emektir.

Ekonomi, alın teridir.

Ekonomi, çocuğunun geleceğidir.

Ve ekonomi en başta adalet meselesidir.

İslam’ın terazisi nerede duruyor?

İslam, zenginliği yasaklamaz.

Ticareti yasaklamaz.

Mülkiyeti yasaklamaz.

Çalışmayı ve üretmeyi teşvik eder.

Ama bir şartla:

Servet, sorumluluktan kopmayacak.

İşte burada zekât devreye girer.

Zekât, zenginin malından fakirin hakkını ayırır.

İnfak, paylaşmayı teşvik eder.

Sadaka, toplumsal dayanışmayı güçlendirir.

Faiz yasağı ise borç ve servet ilişkisinin ahlaki sınırlarını gündeme getirir.

İslam’ın ekonomik anlayışında mesele yalnızca “Ne kadar kazandın?” değildir.

Bir soru daha vardır:

Kazandığından toplumun hakkını ne yaptın?

Kapitalizmin güçlünün tarafında,

Kapitalist ekonomi; girişimciliği, yatırımı, özel mülkiyeti ve rekabeti öne çıkarır.

Üretir.

Büyür.

Sermaye biriktirir.

Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar:

Sermaye büyürken adalet de büyüyor mu?

Çünkü yalnızca piyasanın sonucuna baktığınızda, ekonomik gücün belirli ellerde yoğunlaşması mümkündür.

Sermaye kendisini büyütür.

Büyük sermaye daha büyük yatırım imkânına ulaşır.

Ekonomik güç arttıkça pazarlık gücü de artabilir.

Bu döngü, gelir ve servet dağılımı konusunda ciddi tartışmaları beraberinde getirir.

İşte İslam’ın “denge” anlayışı burada önem kazanıyor.

Zenginin malı düşman değil, sorumluluktur

İslam’ın hedefi zengini fakirleştirmek değildir.

Zenginliği adaletle buluşturmaktır.

Zengin insan toplum için bir tehdit değildir.

Fakat zenginliğin toplumdan kopması büyük bir problemdir.

Çünkü servet yalnızca bir güç değil, aynı zamanda emanettir.

Zengin kazanacak.

Üretecek.

Yatırım yapacak.

İstihdam sağlayacak.

Ama fakir de unutulmayacak.

Yetim unutulmayacak.

Borçlu unutulmayacak.

Muhtaç unutulmayacak.

İşte İslam ekonomisinin terazisi tam burada kuruluyor.

Bütün bu rakamların arkasında insan var.

Emekli var.

İşçi var.

Esnaf var.

Çiftçi var.

Genç var.

Çocuğunun eğitim masrafını düşünen anne-baba var.

Ekonominin sonunda insan yoksa, rakamların ne anlamı kalır?

Terazinin bir kefesinde servet, diğerinde adalet

Bugün dünyanın temel problemlerinden biri yalnızca “daha fazla üretmek” değildir.

Üretilen değerin nasıl paylaşılacağıdır.

İslam’ın ortaya koyduğu zekât, infak ve dayanışma anlayışı bu nedenle yalnızca geçmişe ait kavramlar değildir.

Bugünün dünyasında da üzerinde düşünülmesi gereken ekonomik ve ahlaki ilkelerdir.

Çünkü bir toplumda zenginlik artarken yoksulluk hissi de artıyorsa, sadece büyüme rakamlarını alkışlamak yetmez.

Terazinin diğer kefesine bakmak gerekir.

O kefede adalet var mı?

İşte bütün mesele budur.

İslam ekonomisi, İslam iktisadı bizlere Zengin'den alıp fakire vermemizi istiyor.

Kapitalizm bize fakirden alıp zengine vermemizi istiyor.

Bugün dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla para değil.

Daha fazla denge.

Daha fazla paylaşma.

Daha fazla sorumluluk.

Daha fazla adalet.

Çünkü ekonomi, insanı büyütmüyorsa yalnızca rakamları büyütüyor demektir.

Ve rakamlar büyürken vicdan küçülüyorsa, ortada hâlâ cevaplanmamış büyük bir soru vardır:

BU EKONOMİ KİMİN İÇİN?