Amerika ve israilin istemeye istemeyede olsa bu millet için bu kadar acıdan sonra kardeşçe birlikte yol alınması büyük bir başarıdır.
Terörsüz Türkiye, yalnızca silahların susması değil; geçmişle hukuk ve hakikat temelinde yüzleşerek herkesin eşit özgür ve güven içinde yaşayacağı ortak bir gelecek kurmaktır.
Türkiye, yıllardır terörün ağır bedellerini ödüyor. Askerler, polisler, öğretmenler, işçiler, siviller ve nice masum insan hayatını kaybetti; aileler acıyla büyüdü, hayaller yarım kaldı, şehirler uzun süre huzura hasret kaldı. Türküyle, Kürdüyle, genciyle, yaşlısıyla bu ülkenin insanları çatışmaların gölgesinde çok şey kaybetti.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye hedefi, yalnızca silahların bırakılmasını değil, geçmişte yaşananların hukuk ve hakikat temelinde ele alınmasını da gerektiriyor. Bu sürecin önemli başlıklarından biri, PKK’nın Kürt toplumu üzerindeki etkisinin ve örgütün geçmişteki eylemlerinin Kürtler tarafından özgürce sorgulanabilmesidir.
Kürtler ile PKK aynı şey değildir
Kürtler bir halk, PKK ise silahlı bir örgüttür.silahlı örgütün dışında dinine düşkün Müslüman Kürt halkının içinde Marksist ulusalcı bir yapıya sahibti ve bunun mücadelesini veriyordu,bu yönünü mümkün oldukça Müslüman Kürt halkından gizleme yoluna gidiyordu,
Milyonlarca Kürdün düşüncesini, iradesini ve siyasi tercihini tek bir örgüt üzerinden tanımlamak ne doğru ne de adildir.
Kürt vatandaşlarımız dilleri, kültürleri, gelenekleri ve kimlikleriyle Türkiye’nin eşit yurttaşlarıdır. Bir insanın Kürt olması, PKK’yı desteklediği anlamına gelmez. Örgütün şiddet yöntemlerini reddeden, baskı gören veya çatışmalardan zarar gören çok sayıda Kürt insanın deneyimi de bu tartışmanın ayrılmaz parçasıdır.
Bu nedenle toplumsal barışın önündeki en büyük engellerden biri, Kürt vatandaşları herhangi bir örgütle özdeşleştiren anlayıştır. Bir halkı zan altında bırakmak güveni zedeler; eşit yurttaşlık ilkesini güçlendirmek ise ortak geleceğin temelini oluşturur.
Yüzleşme, toplu suçlama değildir
Kürtleri PKK’dan ayırmak, örgütün geçmişteki eylemlerini sorgulamaktan kaçınmak anlamına gelmemelidir. PKK’nın şiddet eylemleri, sivillere yönelik saldırıları, zorla silahlı mücadeleye katılım iddiaları, bölge halkı üzerindeki baskısı ve toplum adına karar verme iddiası açıkça tartışılabilmelidir.
Bu yüzleşme, bütün Kürtlerden topluca hesap sormak biçiminde yürütülemez. Sorumluluk, kişilerin somut eylemleri ve rolleri üzerinden değerlendirilmelidir. Kürt aydınları, kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları, demokratik siyaset temsilcileri ve İslami fikre sahib gençler bu tartışmaya özgürce katılabilmelidir.
Gerçek yüzleşme bir halkı suçlamak değil; şiddeti meşrulaştıran düşünceleri, sivillerin zarar görmesini ve insanların iradesini baskı altına alan yöntemleri reddetmektir. Bunun amacı intikam değil, hakikati ortaya çıkarmak ve aynı acıların yeniden yaşanmasını önlemektir.
Bazı çevrelerde silahlı mücadelenin Kürtlerin haklarını elde etmesinin tek yolu olduğu savunuldu. Oysa bir halkın kültürel hakları, demokratik temsil talepleri, ekonomik kalkınma ihtiyaçları ve hukuk önünde eşitlik beklentisi, herhangi bir silahlı örgütün varlığına bağlı değildir.
Bu talepler Müslüman bir toplumun yaşam şekline görede ayarlanmalıdır,toplum buna hazır ve müsait değilse,demokratik siyaset ve hukuk yoluylada dile getirilebilmelidir. Devlet de hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak vatandaşların temel haklarını güvence altına almalı, güvenlik politikalarını hukuki denetim altında yürütmelidir. Terörle mücadele ile bir halkın kimliğine, diline veya kültürüne yönelik ayrımcılık kesin biçimde birbirinden ayrılmalıdır.
Kalıcı huzur, yalnızca silahların susmasıyla değil, insanların kendilerini eşit, özgür ve güvende hissettiği bir düzenin kurulmasıyla mümkün olur.
Terörsüz Türkiye, geçmişte yaşanan acıların unutulmasını değil, doğru biçimde hatırlanmasını gerektirir. Hayatını kaybedenlerin aileleri adalet ve hakikat arayışında yalnız bırakılmamalı; mağdurların yaşadıkları tanınmalı, hukuki süreçler işletilmeli ve toplumsal hafıza korunmalıdır.
Hem PKK’nın geçmişteki eylemleri hem de çatışma döneminde yaşanan hak ihlalleri güvenilir bilgi ve hukuk temelinde ele alınmalıdır. Adaletin seçici olmaması, toplumsal güvenin vazgeçilmez şartıdır. Bununla birlikte geçmişin acıları yeni kuşaklara düşmanlık mirası olarak aktarılmamalıdır.
Kürt vatandaşların PKK ile yüzleşmesi, örgütün Kürt halkının tamamını temsil ettiği iddiasını reddetmek ve halkın iradesini silahlı yapılardan bağımsızlaştırmak açısından önemlidir. Türk toplumunun da Kürt vatandaşları herhangi bir örgütün uzantısı gibi görmeyi bırakması gerekir. Bu iki yaklaşım, eşit yurttaşlık ve ortak gelecek anlayışının birbirini tamamlayan parçalarıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı, bir halkın diğerine üstünlük kurması veya bir kesimin diğerini susturması değildir. İhtiyaç duyulan düzen; herkesin hukuk karşısında eşit olduğu, siyasi düşüncelerin şiddete başvurmadan ifade edilebildiği ve hiçbir örgütün insanların geleceği üzerinde silah zoruyla söz sahibi olamadığı bir düzendir.
Terörsüz Türkiye, yalnızca silahların bırakılmasıyla değil; şiddetin meşruiyetini yitirdiği, hakikatin açıkça konuşulabildiği ve adaletin herkes için işlediği bir toplumsal düzenle mümkün olacaktır.Toplum hangi yönetim ve fikirde olursa olsun yaratanın ilahi mesajıyla barışık olmalı ve ona göre hayatına yön vermeli.Çünkü Allah ilahi adalet sahibidir yaratığı her canlının buna ihtiyacı vardır.
Kürtler, Türkler ve bu topraklarda yaşayan bütün vatandaşlar ortak bir geleceği birlikte kurabilir. Bunun yolu, birbirini suçlamaktan değil hakikati kabul etmekten; geçmişi inkâr etmekten değil hukuk içinde yüzleşmekten; korkuyu büyütmekten değil eşitliği ve adaleti güçlendirmekten geçer.
Çünkü kalıcı barışın ölçüsü, kimin kazandığı değil, artık kimsenin kaybetmediği bir düzenin kurulmasıdır.