Afrika savanalarında yangın bazen uzakta, sessizce başlar.
Rüzgârın yönüne göre ilerleyen alevler, önüne kattığı otları ve çalıları tüketerek büyür. Yangın ormanın bir başka tarafındayken, hayvanlar bir süre daha kendi dünyalarının telaşı içindedir. Tehlike henüz kendilerine dokunmadığı için kaçmayı düşünmezler.
Ta ki ateş kuyruğuna yaklaşana kadar…
Belki de bugün toplum olarak yaşadığımız hâli anlatan en çarpıcı metaforlardan biri budur: Yangın var, fakat henüz kuyruğumuza değmediği için çoğumuz yangının farkında değiliz.
Etrafımıza baktığımızda bir değer kaybını görmek için uzun araştırmalara gerek yok.
Dini değerler aşınıyor. Ahlak, çoğu zaman işimize geldiği kadar hatırlanan bir kavrama dönüşüyor. Anne babaya hürmetin yerini tahammülsüzlük, komşuluğun yerini mesafe, merhametin yerini çıkar hesabı alıyor.
Ekonomik sıkıntılar yalnızca cebimizi değil, zihnimizi de kuşatıyor. İnsanlar günü kurtarmanın telaşından yarını düşünemez hâle geliyor.
Daha acısı ise gelecek duygumuzu kaybediyoruz.
Çocuklarımızın nasıl bir dünyada yaşayacağını, nasıl bir insan olacaklarını, hangi değerlere tutunacaklarını yeterince konuşmuyoruz. Çünkü hepimizin önünde başka bir yangın var: geçim derdi, makam kavgası, tüketme arzusu, gösteriş, sosyal medya, bitmeyen tartışmalar…
Ve bütün bunların arasında asıl yangını göremiyoruz.
Bir toplum yalnızca ekonomisiyle ayakta kalmaz. Binalar, yollar, fabrikalar, alışveriş merkezleri bir medeniyetin görüntüsünü oluşturabilir; fakat onu ayakta tutan şey değerleridir.
Aileye saygı yoksa, komşuya güven yoksa, kul hakkı diye bir hassasiyet kalmamışsa, haram ile helal arasındaki çizgi siliniyorsa, insan geleceğinden ve hesabından korkmuyorsa, orada yalnızca ekonomik veya sosyal bir problemden söz edemeyiz.
Üstelik bu yangın bir anda gelmez.
Önce küçük bir taviz ister.
Sonra bir başka taviz…
Bir gün yalan normalleşir. Bir gün haksız kazanç “işini bilmek” olur. Bir gün anne babaya karşı saygısızlık “özgürlük” diye savunulur. Bir gün aile içindeki çözülme hayatın doğal sonucu kabul edilir. Bir gün gençlerimize yalnızca nasıl daha çok kazanacaklarını öğretir, nasıl iyi insan olacaklarını öğretmeyi unuturuz.
Sonra dönüp sorarız:
“Ne oldu bize?”
Oysa yangın çoktan başlamıştır.
Belki bugün hepimiz kendimize şu soruyu sormalıyız:
Yangın bize ulaşınca mı fark edeceğiz?
Çünkü toplumsal çöküş, çoğu zaman gürültülü başlamaz. Sessiz ilerler. Önce vicdanda bir kapı kapanır. Sonra ailede bir bağ kopar. Ardından güven azalır. İnsanlar birbirinden şüphe etmeye başlar. Sonra toplumun ortak değerleri anlamını yitirir.
Ve bir sabah herkes aynı soruyu sorar:
“Bu hâle nasıl geldik?”
Cevap aslında çok uzakta değildir.
Yangın geldiğinde değil, duman ilk yükseldiğinde bakmadığımız için.
Bugün ihtiyacımız olan şey birbirimizi suçlamak değil. Kendimize dönüp aynaya bakabilmektir.
Anne baba, evladına ne bırakıyor?
Öğretmen, öğrencisine ne öğretiyor?
Esnaf, kazancının helalliğini ne kadar düşünüyor?
Yönetici, emanetin ne olduğunu hatırlıyor mu?
Genç, hayatını yalnızca tüketmek ve kazanmak üzerine mi kuruyor?
Ve hepimiz…
Ahiret duygusunu, hesap verme bilincini, kul hakkını, merhameti, aileyi, komşuluğu ve insan olmanın sorumluluğunu ne kadar ciddiye alıyoruz?
Belki de yeniden başlamamız gereken yer tam burasıdır.
Çünkü yangını tamamen söndürmek için önce alevlerin nerede olduğunu kabul etmek gerekir.
Yangın hâlâ uzakta sanılıyor olabilir.
Ama rüzgâr esiyor.
Ve ateş ilerliyor.