Yıllardır çocuklarımıza aynı cümleyi söylüyoruz: “Okuyacaksın, üniversiteyi bitireceksin, sonra da iyi bir işe gireceksin.” Peki bugün bu cümle hâlâ hayatın gerçeğiyle örtüşüyor mu?
Üniversite mezunu binlerce genç iş arıyor. Bir kısmı yıllarca atanmayı bekliyor, bir kısmı mezun olduğu alanın dışında çalışıyor. Buna karşılık iyi bir usta bulmak her geçen gün zorlaşıyor. Elektrikçiden kaynakçıya, aşçıdan berbere, mobilyacıdan otomotiv ustasına kadar birçok meslekte ciddi bir ihtiyaç var.
Geçtiğimiz günlerde gördüğüm bir paylaşım meseleyi çok sade biçimde anlatıyordu. Genç bir kadın küçük bir güzellik salonu açmış. Ailesinin önemli bir kısmı memur. Kendisi ise okumak yerine bir meslek edinmiş. Bugün kendi işini yapıyor, emeğinin karşılığını alıyor ve hayatını kendi kurduğu düzen içerisinde sürdürüyor.
Bence üzerinde durmamız gereken taraf kazandığı para değil.
Asıl mesele, bir insanın elinde gerçek bir beceri bulunmasıdır.
Biz ne zaman meslek öğrenmeyi küçümser hâle geldik?
Bir çocuğun eli işe yatkınsa neden yıllarca istemediği derslerin, sınavların ve bölümlerin içinde tutuluyor? Neden meslek lisesi hâlâ bazı ailelerin gözünde son seçenekmiş gibi görülüyor? Neden çıraklık kelimesini duyduğumuzda başarısızlık düşünüyoruz?
Oysa usta olmak kolay değildir.
Bir işi gerçekten öğrenmek yıllar ister. Disiplin ister. Sabır ister. Tecrübe ister.
Diploma sahibi olmakla meslek sahibi olmak aynı şey değildir.
Bunu artık açıkça konuşmamız gerekiyor.
Burada üniversiteyi değersizleştirmekten söz etmiyorum. Elbette ülkenin doktorlara, öğretmenlere, mühendislere, hukukçulara ve akademisyenlere ihtiyacı var. Fakat herkes doktor, öğretmen ya da mühendis olmak zorunda değil.
Herkes üniversite okumak zorunda da değil.
Asıl yanlış, çocuklarımızı kabiliyetlerine göre değil, çevrenin beklentilerine göre yönlendirmemizdir.
“Millet ne der?”
“Falancanın çocuğu üniversite kazandı.”
“Benim çocuğum da okusun.”
Çocuğun hayatı burada kayboluyor.
Çünkü o mesleği komşu yapmayacak.
Akraba yapmayacak.
Anne baba yapmayacak.
Kırk yıl boyunca o çocuk yapacak.
Bu yüzden bir gence önce şu soruyu sormamız gerekir:
“Sen neyi iyi yapabilirsin?”
Bazen bunun cevabı üniversitedir.
Bazen meslek lisesidir.
Bazen bir atölyedir.
Bazen bir ustanın yanında başlayan çıraklıktır.
Bunda utanılacak hiçbir şey yoktur.
Utanılması gereken, gençleri yıllarca yalnızca diploma peşinde koşturup sonra işsizliğin ortasında yalnız bırakmaktır.
Bugün birçok aile çocuğunun masa başında çalışmasını başarı sayıyor. Oysa kendi dükkânını açan, üreten, alın teriyle kazanan, yanında birkaç kişiye iş veren bir genç de son derece başarılıdır.
Hatta bize belki de en çok böyle gençler gerekiyor.
Çünkü bir ülke yalnızca memur yetiştirerek büyümez.
Üreten insanla büyür.
Ustasıyla büyür.
Sanayicisiyle büyür.
Esnafıyla büyür.
Girişimcisiyle büyür.
Çocuklarımıza yalnızca “oku” demek artık yetmiyor.
“Bir iş öğren.”
“Bir beceri kazan.”
“Kendi ayaklarının üzerinde dur.”
Bunları da söylemeliyiz.
Çünkü hayatın sonunda insanın elinde yalnızca diplomasının değil, yapabildiği bir işin de bulunması gerekir.
Belki de anne babaların artık sorması gereken soru şudur:
“Çocuğum hangi üniversiteyi kazanacak?” değil, “Çocuğum hayatta neyi gerçekten başarabilir?”
Doğru cevap bulunduğunda çocuğun yolu da kendiliğinden açılır.