Son yıllarda inançsızlık, bazı çevrelerde fikrî bir yolculuktan çok sosyal bir unvana dönüştü. İnsan, “inanmıyorum” dediği anda sanki yüzlerce kitabı devirmiş, çağların bütün düşünce birikimini tartmış, varlığın sırrını çözmüş ve insanlığın geri kalanından birkaç basamak yukarı çıkmış gibi davranabiliyor.
Bir kelime söylüyor ve kendisini aydınlanmış ilan ediyor:
“Ateistim.”
“Deistim.”
“Agnostiğim.”
Peki, gerçekten bu kadar kolay mı?
İnsanın binlerce yıldır sorduğu “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularına birkaç sosyal medya videosuyla cevap bulunabilir mi? Kâinatın muazzam düzeni, insan vicdanının kaynağı, ölümün sessizliği ve hayatın anlamı birkaç alaycı cümleyle geçiştirilebilir mi?
Elbette samimiyetle düşünen, araştıran, sorgulayan ve sonunda farklı bir kanaate ulaşan insanlar vardır. Kimsenin zihnini okuyamayız, kalbine hükmedemeyiz. Fakat bugün sıkça karşılaştığımız durum, hakikati aramaktan ziyade sorumluluktan kaçmanın “düşünsel özgürlük” diye pazarlanmasıdır.
Çünkü inanmak yalnızca “Allah vardır” demek değildir.
İnanmak, insanın hayatına bir ölçü koymasıdır.
Nefsine sınır çizmesidir.
Canı istediği hâlde vazgeçebilmesidir.
Kimse görmediğinde de dürüst kalabilmesidir.
Gecenin en tatlı yerinde sıcak yatağından kalkıp abdest suyunun serinliğine yüzünü teslim etmesidir. Sofra önündeyken açlığını terbiye edebilmesi, öfkeliyken dilini tutması, gücü elindeyken haksızlıktan uzak durmasıdır. İnanç, yalnızca dilde taşınan bir söz değil, omuzda taşınan bir mesuliyettir.
İşte bazılarına ağır gelen tam da budur.
Namaz vakti gelir, uykusu bölünür.
Oruç gelir, alışkanlıkları sarsılır.
Helal ve haram ölçüsü gelir, arzularının önüne bir çizgi çekilir.
Kul hakkı gelir, çıkarlarına dokunur.
Aile, sadakat ve iffet konuşulur, sınırsız yaşama hevesi daralır.
Sonra bütün bu yüklerden kurtulmanın en gösterişli yolu bulunur: İnancı terk etmek, ardından bu tercihi bir “entelektüel sıçrama” olarak sunmak.
Oysa her reddediş düşüncenin sonucu değildir. Bazen insan önce yaşamak istediği hayatı seçer, sonra o hayatı haklı çıkaracak düşünceleri arar. Önce hükmü verir, delilleri daha sonra toplar. Vicdanıyla hesaplaşmak yerine vicdanı susturacak bir dünya görüşüne sığınır.
Mesele çoğu zaman Allah’ın varlığı değildir. Mesele, Allah varsa insanın her istediğini yapamayacak olmasıdır.
Çünkü Allah varsa hesap vardır.
Hesap varsa sorumluluk vardır.
Sorumluluk varsa özgürlük, başıboşluk anlamına gelmez.
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri burada başlıyor. Özgürlüğü, hiçbir sınır tanımamak zannediyor. Canının istediğini yapmakla hür olduğunu sanıyor. Oysa insan her arzusunun peşinden gidiyorsa özgür değil, arzularının tutsağıdır. Nefsinin önünde sürüklenen kişinin boynunda zincir görünmez; fakat bu, zincirin olmadığı anlamına gelmez.
İman, insanı küçültmez. Tam tersine onu içgüdülerinin üzerine çıkarır. Karnının, öfkesinin, şehvetinin ve çıkarının yönettiği bir canlı olmaktan kurtarır. Ona “Dur” diyebilme kudreti verir. İnsanın değeri, her istediğini yapabilmesinde değil; yanlış olduğunu bildiği şeyi yapmamayı başarabilmesindedir.
Hayvan da acıkır, yer.
Öfkelenir, saldırır.
İçgüdüsü çağırır, peşinden gider.
İnsanı insan yapan, arzusuyla davranışı arasına vicdanını koyabilmesidir. İman da o vicdanı canlı tutan en büyük dayanaklardan biridir. Bu nedenle ahlaki sınırları kaldırmayı ilericilik, nefsin her talebini özgürlük, kutsala yöneltilen her alayı cesaret saymak ciddi bir zihinsel çoraklıktır.
Kaldı ki inanmak, düşünmemek değildir.
Kur’an’ın insana yönelttiği çağrı körü körüne teslimiyet değil; bakmak, görmek, akletmek ve ibret almaktır. Gökyüzüne bakmayı, yeryüzünü dolaşmayı, yaratılış üzerinde düşünmeyi ister. İslam düşünceyi kapatmaz; düşüncenin kibirden arınmasını ister.
Fakat sorgulamakla küçümsemek aynı şey değildir.
Araştırmakla alay etmek aynı şey değildir.
Şüphe duymakla şüpheyi bir üstünlük madalyasına çevirmek aynı şey değildir.
Gerçek düşünür, bilmediğini bilir. Kâinatın önünde tevazu gösterir. “Ben çözdüm, inananların hepsi cahil” kolaycılığına sığınmaz. Çünkü insanın bilgi birikimi büyüdükçe iddiası değil, hayreti artar. Bir hücrenin işleyişini, insan beyninin karmaşıklığını, yıldızların düzenini gerçekten kavrayan kimse, varlığı iki küçümseyici cümleyle açıklayamayacağını bilir.
Bugün asıl problem, inançsızlığın varlığı değil; inançsızlığın bir gösteri malzemesine dönüştürülmesidir. Bazı insanlar, inanan birini aşağılayınca kendisini çağdaş; kutsal değerlerle alay edince cesur; ahlaki sınırları reddedince özgür sanıyor. Oysa başkasının inancına hakaret etmek düşünce değildir. Kibir, zekânın delili hiç değildir.
Bir insan namaz kılmıyor olabilir. Oruç tutmuyor olabilir. İnanmadığını da söyleyebilir. Bu onun kendi hesabıdır. Fakat kendi tercihini yüceltmek için milyonlarca insanın inancını cehaletle eşitlemesi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken başka bir meseledir.
Çünkü çağdaşlık, köksüzlük değildir.
Özgürlük, ölçüsüzlük değildir.
Aydınlanmak, kutsal olan her şeyi karanlık ilan etmek değildir.
İnsan bazen gerçeğe ulaştığı için değil, yük taşımak istemediği için yolunu değiştirir. Ardından kaçışına görkemli isimler verir. “Özgürleştim” der, “aydınlandım” der, “kendimi buldum” der. Fakat insanın kendisini bulması, her arzusuna teslim olmasıyla değil; hangi arzudan vazgeçmesi gerektiğini anlamasıyla başlar.
İman kolay değildir. Zaten kıymeti de buradan gelir.
Secde, yalnızca alnı yere koymak değildir; kibri yere bırakmaktır.
Oruç, yalnızca aç kalmak değildir; nefse hükmetmektir.
İffet, yalnızca yasaklardan uzak durmak değildir; insan onurunu korumaktır.
Kul hakkı, yalnızca dinî bir kavram değildir; medeniyetin temelidir.
İnanan insan kusursuz değildir. Hata yapar, düşer, bazen söylediğiyle yaptığı birbirini tutmaz. Fakat dinin ölçülerini, dindarların kusurları üzerinden hükümsüz saymak da aklın değil, kolaycılığın işidir. Doktor hata yaptı diye tıbbı, öğretmen yanlış yaptı diye eğitimi, hâkim adaletsiz davrandı diye hukuku inkâr etmiyoruz. Bir Müslümanın yanlışı da İslam’ın yanlışı değildir.
Sonunda mesele şuna dayanıyor:
İnsan, kendisini kime karşı sorumlu hissediyor?
Yalnızca kendi arzularına mı?
Toplumun geçici kabullerine mi?
Yoksa kendisini var eden, gördüğünü de gizlediğini de bilen Allah’a mı?
İnanç, insanın önüne sonsuz bir sofra kurup “Dilediğini yap” demez. Ona bir yol gösterir, hudut koyar ve hesabı hatırlatır. Bu yol zaman zaman zordur. Fakat her zor olan şey kötü değildir. Dağa çıkmak zordur; manzara zirvededir. Nefsi terbiye etmek zordur; insanlık da tam orada başlar.
Bu yüzden her inkârı aydınlanma, her sınır tanımazlığı özgürlük, her başkaldırıyı cesaret sanmayalım.
Bazen insan düşünerek inanır.
Bazen inanmak için nefsine karşı savaşır.
Bazen de yalnızca rahat yaşamak istediği için inancını sorguladığını söyler.
İkisi aynı şey değildir.
Hakikati arayan insana saygı duyulur. Fakat arzularını düşünce kılığına sokup bunu üstünlük taslamak için kullananların da alkışlanacak bir tarafı yoktur.
Çünkü insan olmak, yalnızca düşünebilmek değildir.
İnsan olmak, düşündüğünün bedelini taşıyabilmek; doğru bildiğinin önünde eğilebilmek ve canı istemese bile doğru olanı yapabilmektir.
Gerisi çok zaman gürültüdür.
Biraz kibir, biraz kaçış, biraz da havalı kelimeler…