Bir kavramı yok etmenin her zaman en kolay yolu onu yasaklamak değildir. Bazen daha sinsi, daha sessiz ve daha etkili bir yöntem kullanılır: Kavram yerinde bırakılır, fakat taşıdığı anlam yavaş yavaş boşaltılır.
Adı kalır, özü gider.
Şekli korunur, ruhu aşındırılır.
İnsanlar hâlâ aynı kelimeyi kullanır ama artık o kelimeden aynı şeyi anlamaz.
Bugün tesettürün sosyal medya eliyle karşı karşıya bırakıldığı tehlike tam olarak budur.
Kimse çıkıp açıkça “Tesettür ortadan kaldırılsın” demiyor. Buna gerek de kalmıyor. Tesettür; mahremiyetten, vakar duygusundan, ölçüden ve kulluk bilincinden koparılarak bir moda kalıbına, görünürlük aracına ve ticari etikete dönüştürülüyor. Başörtüsü başta duruyor ama tesettürün temsil ettiği iç disiplin giderek geriye çekiliyor.
Mesele başörtülü bir kadının sosyal medyada bulunması değildir. Elbette her insan gibi başörtülü kadınlar da konuşacak, yazacak, üretecek, çalışacak ve hayatın her alanında yer alacaktır. Hiç kimse onları evlere, sınıflara ya da görünmez duvarların arkasına mahkûm edemez.
Asıl mesele, görünür olmakla kendini teşhir malzemesine dönüştürmek arasındaki sınırın bilinçli biçimde silinmesidir.
Bugün bazı sosyal medya hesaplarında tesettür, ahlaki ve manevi bir tercih olmaktan çıkarılıp kişisel markanın aksesuarı hâline getiriliyor. Başörtüsü bir sorumluluğun değil, dijital kimliğin logosu gibi kullanılıyor. Kameralar açılıyor, yüzler filtrelerden geçiriliyor, hayatlar sahneye dönüştürülüyor. Sonra bütün bu gösteri “özgüven”, “özgürlük”, “modern Müslüman kadın” gibi göz alıcı kelimelerle pazarlanıyor.
Kimse kimsenin yüzündeki makyajın, kıyafetinin ya da kişisel bakımının polisi değildir. Mesele bunlardan ibaret de değildir. Asıl soru şudur:
Bir inanç değeri, beğeni toplamak ve takipçi kazanmak için ne ölçüde kullanılabilir?
İnsan inancını mı taşıyor, yoksa inancı üzerinden kendisini mi pazarlıyor?
Başörtüsü insanın nefsini terbiye eden bir ölçü mü, yoksa kameranın karşısında daha fazla dikkat çekmenin aracı mı?
Bu soruları sormadığımız her gün, şekille hakikati birbirine karıştırmaya biraz daha alışıyoruz.
Gösteriş Değişti, Hastalık Değişmedi
Eskiden gösteriş, kalabalık salonlarda ve pahalı sofralarda yapılırdı. Şimdi birkaç saniyelik videolarda yapılıyor. Evler, sofralar, ibadetler, evlilikler, aile mahremiyeti, hatta gözyaşları bile içeriğe çevriliyor.
İnsanlar artık yalnızca yaşamakla yetinmiyor; yaşadığını başkalarına göstermek zorunda hissediyor.
Bir iyilik yapılıyor, kamera açılıyor.
Bir dua okunuyor, görüntü kaydediliyor.
Bir aile sofrası kuruluyor, önce ışık ayarlanıyor.
Bir ibadet mekânına gidiliyor, kalbin ne hissettiğinden önce fotoğrafın nasıl çıkacağı düşünülüyor.
Bu çağın en ağır hastalıklarından biri budur: Görünmeyen hiçbir şeyi değerli saymamak.
Oysa bazı değerler gösterildikçe büyümez, aşınır. Bazı duygular paylaşıldıkça çoğalmaz, ucuzlar. Bazı ibadetler kameraya yaklaştıkça Allah’a yakınlığını kaybetme tehlikesi taşır.
Tesettür de böyledir.
Tesettür sadece kumaşın bedeni örtmesi değildir. Bakışta ölçüdür, sözde nezakettir, davranışta vakardır. İnsanın kendisini değersiz gördüğü için saklaması değil; değerini yabancı bakışların takdirine teslim etmemesidir.
Fakat dijital kültür tam tersini öğretiyor:
“Daha görünür ol.”
“Daha çok dikkat çek.”
“Konuşulmak için sınırları zorla.”
“Takip edilmek için şaşırt.”
“Gündemde kalmak için her gün biraz daha ileri git.”
Bu anlayışla tesettürün ruhu aynı bedende uzun süre yaşayamaz. Biri insana sınırlarını hatırlatırken diğeri bütün sınırları aşmasını öğütlüyor. Biri mahremiyeti korurken diğeri mahremiyeti sermayeye çeviriyor.
Algoritmanın Ahlakı Yoktur
Sosyal medya masum bir meydan değildir. Algoritmalar iyiyi, doğruyu ve faydalıyı öne çıkarmak üzere kurulmamıştır. Dikkat çekeni büyütür, tartışma çıkaranı yayar, sınırları zorlayanı görünür kılar.
Vakur bir kadın saatlerce konuşsa birkaç bin kişiye ulaşabilir. Fakat ölçüsüz bir hareket, kışkırtıcı bir görüntü veya dinî kimlikle açık bir çelişki taşıyan birkaç saniyelik video milyonlara servis edilebilir.
Sonra toplum, önüne sürekli getirilen görüntüyü gerçekliğin kendisi sanmaya başlar.
Oysa ekranda çok görünmek, toplumda çok olmak değildir.
Gürültülü olmak, çoğunluk olmak değildir.
Algoritma tarafından öne çıkarılmak, örnek alınmaya layık olmak hiç değildir.
Mahallelerimize, ailelerimize, okullarımıza ve günlük hayatımıza baktığımızda vakarını koruyan, ailesine ve toplumuna değer katan, mesleğini onurla yapan sayısız Müslüman kadın görürüz. Onlar kamera karşısında bağırmaz, hayatlarını teşhir etmez, inançlarını pazarlamaz. Bu nedenle algoritma onları sevmez.
Çünkü vakar sessizdir.
Edep gösteri yapmaz.
Samimiyet kendine reklam aramaz.
Fakat gençlerimiz sosyal medyayı hayatın tamamı zannettiğinde, karşılarına sürekli çıkarılan yapay karakterleri gerçek rol modeller olarak görmeye başlıyor. Birkaç uç örnek, koca bir kimliği temsil ediyormuş gibi sunuluyor. Sonra yanlış davranışlar tekrarlandıkça sıradanlaşıyor, sıradanlaştıkça meşrulaşıyor.
İlk karşılaşmada rahatsız eden görüntü, onuncu karşılaşmada tanıdık geliyor.
Yüzüncü karşılaşmada ise normal kabul ediliyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
İnanç Üzerinden Kurulan Pazar
Bugün tesettür yalnızca kültürel tartışmaların değil, devasa bir tüketim pazarının da merkezindedir. Her mevsim yeni bir tarz, her hafta başka bir kombin, her gün farklı bir ürün tavsiye ediliyor.
Sadelik adına başlayan yolculuk, bitmeyen alışveriş listelerine dönüşüyor.
Kanaatin yerini tüketim, mahremiyetin yerini vitrin, ölçünün yerini marka alıyor.
Başörtüsünün rengi, çantanın markası, ayakkabının fiyatı ve fotoğrafın açısı konuşuluyor. Fakat tesettürün insana kazandırması gereken ahlak, merhamet, sorumluluk ve iç disiplin neredeyse hiç konuşulmuyor.
Kapitalizm her değeri satın alınabilir bir ürüne dönüştürmeyi iyi bilir. İtiraz ettiğiniz şeyi ortadan kaldırmak yerine onu paketleyip size yeniden satar. Maneviyatı bile tüketim malzemesi hâline getirir.
Önce insanı eksik hissettirir.
Sonra o eksikliği giderecek ürünü kendisi satar.
“Bu kıyafet olmadan yeterince şık değilsin.”
“Bu ürün olmadan çağdaş görünemezsin.”
“Bu marka olmadan saygın değilsin.”
Böylece örtünme, tüketim çılgınlığının yeni sahnesine dönüşür. Tesettürlü kadın, kendisini yabancı bakışlardan korumaya çalışırken bu defa reklam sektörünün bakışına teslim edilir.
Bu, yalnızca estetik bir değişim değildir. Zihinsel bir kuşatmadır.
Yanlışla Mücadele, Kadını Aşağılayarak Yapılamaz
Burada önemli bir çizgiyi de açıkça çekmek gerekir. Yanlış davranışları eleştirmek, kadınları aşağılamayı veya insanların bedeni ve görünümü üzerinden hakaret etmeyi meşru kılmaz.
Bir ahlaksızlığa başka bir ahlaksızlıkla karşı çıkılmaz.
Tesettürün vakarını savunurken kadının onurunu çiğneyemeyiz. Kaba ifadelerle, küçümseyici sıfatlarla ve linç diliyle yapılan bir mücadelenin ahlaki üstünlüğü kalmaz. İnsanları teşhir ederek mahremiyeti savunmak, ateşi benzinle söndürmeye benzer.
Eleştirimiz kişilerin bedeniyle değil, temsil ettikleri anlayışla ilgilidir.
Mesele bir kadının güzel olması, bakım yapması, neşelenmesi ya da sosyal hayatta bulunması değildir. Mesele kutsal bir değerin dikkat ekonomisine yem yapılmasıdır. Mesele insanların kişisel tercihlerinden çok, milyonlarca gence “Müslüman kadın kimliği ancak bu şekilde görünür ve kabul edilebilir” mesajının verilmesidir.
İnsanları yargılamak kolaydır. Asıl zor olan, yanlışın üretildiği düzeni görebilmektir.
Meydan Neden Boş Kaldı?
Bugün gençlerin dünyasına gerçek anlamda dokunabilecek, ilmiyle güven veren, üslubuyla incitmeyen, hayatın içinden konuşan rehberlere büyük ihtiyaç var.
Genç bir kızın sorularına yalnızca “yasaktır”, “ayıptır” veya “sus” diyerek cevap verilemez. Ona modern dünyanın içinde inancıyla nasıl ayakta kalacağını anlatmak gerekir. Eğitimini, mesleğini, aile hayatını, kişisel gelişimini ve maneviyatını aynı bütünlük içinde kurabileceğini göstermek gerekir.
Gençlik nasihat dinlemiyor deniliyor. Belki de sorun gençliğin dinlememesi değil, bizim onların diline ve dünyasına ulaşamıyor oluşumuzdur.
Saatlerce konuşup tek bir soruya cevap vermeyen kürsüler, gençleri kaybediyor.
Hayatın gerçekliğinden kopuk öğütler, ekranın cilalı yalanları karşısında etkisiz kalıyor.
Gençler boşlukta bırakıldığında o boşluğu elbette başkaları dolduruyor. Algoritmanın önüne sürdüğü kişi, öğretmeninin ve ailesinin yerini alıyor. Takipçi sayısı bilgiye, popülerlik güvenilirliğe, görüntü ise ahlaka üstün tutuluyor.
Burada sorumluluk yalnızca kadın hocalara da yüklenemez. Aileler, eğitimciler, din görevlileri, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve erkekler aynı sorumluluğun içindedir. Bir neslin yönünü yalnızca annelere ve kadınlara bırakıp sonra ortaya çıkan sonuçtan onları suçlamak kolaycılıktır.
Çocukların önüne güçlü örnekler koymak hepimizin görevidir.
Korkuyla Değil, Hakikatle Savunmak
Tesettürü savunmanın yolu, her görüntünün arkasında gizli bir merkez aramak değildir. Her yanlış davranışı büyük bir planın parçası ilan etmek de meseleyi anlamaya yetmez.
Ortada daha görünür ve somut bir düzen vardır: Tıklanmayı ödüllendiren algoritmalar, mahremiyeti ürüne dönüştüren reklam pazarı, takipçi uğruna sınır tanımayan içerik kültürü ve rol model boşluğu.
Bunlar zaten yeterince büyük tehlikelerdir.
Tesettür yasaklarla değil, içi boşaltılarak etkisizleştirilebilir. Toplum bir gün başörtüsünden rahatsız olduğu için değil, başörtüsünü anlamını kaybetmiş bir gösteri nesnesi olarak gördüğü için ona yabancılaşabilir.
İşte dikkat edilmesi gereken budur.
Bir değeri savunmak, onu yalnızca dış saldırılardan korumak değildir. İçeriden aşınmasına da izin vermemektir.
Başörtüsünü başta tutup tesettürün ahlakını hayattan çıkarmak, kabuğu koruyup özü kaybetmektir.
Bize Gerçek İnsanlar Lazım
Gençlerimize kusursuz görünen ekran yüzleri değil, sahici insanlar göstermeliyiz. Hata yapan ama hatasını kabul eden, üreten, okuyan, çalışan, merhametli, ölçülü ve hayatın yükünü taşıyan kadınlar…
Başarıyı takipçi sayısıyla ölçmeyen kadınlar…
İnancını gösteriye dönüştürmeden yaşayan kadınlar…
Bilgisiyle konuşan, davranışıyla örnek olan kadınlar…
Aynı zamanda gençlerin sorularından korkmayan, onları azarlamayan, dinleyen ve anlamaya çalışan rehberler…
Tesettürün geleceği yalnızca kumaşın biçimine ilişkin tartışmalarla korunamaz. Onun anlamını yeniden anlatmak gerekir. Tesettürün kadını hayattan silmek değil, hayata değerleriyle katılmasını sağlamak olduğu gösterilmelidir.
Bir kadın hem eğitimli hem başarılı hem çağdaş dünyanın içinde hem de inancına bağlı olabilir. Bunu kanıtlamak için kendisini dijital pazara sunmasına gerek yoktur.
Değerli olmak için görülmek zorunda değildir.
Güçlü olmak için mahremiyetini tüketmek zorunda değildir.
Modern olmak için kimliğinden utanmak zorunda değildir.
Bu Konuda Son Sözüm
Bugün mücadele başörtüsünün başta kalıp kalmamasından daha derin bir yerde yürütülüyor. Mücadele, başörtüsünün zihinde ve kalpte ne anlam taşıdığı üzerinedir.
Onu yalnızca moda parçasına dönüştürenler de yalnızca siyasetin simgesi olarak görenler de aynı yanlışa düşüyor: Tesettürü insanın ahlaki bütünlüğünden koparıyorlar.
Bizim görevimiz kimseyi taşlamak, dışlamak ya da mahkûm etmek değildir. Fakat yanlışın adını koymaktan da kaçamayız.
Mahremiyet pazarlanıyorsa söyleyeceğiz.
İnanç üzerinden şöhret devşiriliyorsa itiraz edeceğiz.
Gençlerin zihni yapay hayatlarla kuşatılıyorsa meydanı boş bırakmayacağız.
Fakat bunu hakaretle değil bilgiyle, öfkeyle değil vakar içinde, insanları ezerek değil onları yeniden ayağa kaldırarak yapacağız.
Çünkü tesettür, başkalarını yargılama yetkisi veren bir üniforma değildir.
Tesettür, önce insanın kendi nefsine söylediği şu sözdür:
“Her şeyi göstermek zorunda değilim. Her alkışa muhtaç değilim. Değerimi ekranların geçici ilgisine teslim etmeyeceğim.”
Bu söz yeniden hatırlandığında ne algoritma kimliğimizi biçimlendirebilir ne de dijital vitrinler değerlerimizin içini boşaltabilir.