Ekonomi bazen grafiklerle anlatılır, bazen de mutfaktaki yangınla. Ama nadiren bu ikisi bu kadar net örtüşür. Son dört yılın verilerine baktığımızda karşımıza çıkan tablo, sadece teknik bir durgunluk değil; doğrudan hissedilen bir daralma, güven kaybı ve refah erozyonudur.
2022’de yüksek büyüme oranlarıyla 'parlayan2 ekonomi, 2023’ten itibaren hız kesmeye başladı. 2024 ve 2025 ise adeta bir düzeltme değil, bir sıkışma dönemi olarak kayda geçti. Resmî verilere göre büyüme oranı yüzde 5’lerden yüzde 2’nin altına gerilerken, kişi başına düşen reel gelir yerinde saydı. Hatta bazı hesaplamalara göre enflasyondan arındırıldığında geriye gitti.
Asıl çarpıcı olan ise enflasyon. TÜFE yıllık bazda yüzde 60-70 bandına yerleşirken, gıda enflasyonu birçok ay yüzde 80’in üzerine çıktı. Bu, dar gelirli için sadece 'pahalılık' değil, doğrudan yaşam standardının düşmesi demek. Çünkü gelir artışı aynı hızda değil. Asgari ücret artıyor, evet. Ama alım gücü aynı oranda artmıyor.
Faiz tarafında ise sert bir gerçeklik var. Politika faizi son iki yılda kademeli olarak yükseltilerek yüzde 45-50 bandına taşındı. Bu, krediye erişimi zorlaştırdı. Ticaretin çarkı yavaşladı. Küçük ve orta ölçekli işletmeler için finansmana ulaşmak artık daha maliyetli ve daha sınırlı.
Peki işsizlik? Resmî oranlar yüzde 9-10 civarında görünse de geniş tanımlı işsizlik yüzde 20’lere dayanmış durumda. Genç işsizliği ise hâlâ alarm veriyor. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı artarken, nitelikli iş gücü yurt dışına yöneliyor. Bu, uzun vadeli bir kayıp.
Ama belki de en kritik başlık, güven.
Tüketici güven endeksi uzun süredir 100 eşik değerinin altında. Yani toplumun büyük bir kısmı geleceğe umutla bakmıyor. Yatırımcı tarafında da benzer bir temkinlilik hâkim. Döviz talebi, altın birikimi ve 'bekle-gör' yaklaşımı bunun en net göstergesi.
Şimdi sorulması gereken soru şu. Bu tablo geçici mi, yoksa yapısal mı?
Eğer sadece küresel dalgalanmaların etkisi olsaydı, toparlanma daha hızlı olurdu. Ancak Türkiye’de sorunların bir kısmı içeriden kaynaklı. Üretim yapısındaki kırılganlık, ithalata bağımlılık ve verimlilik sorunu çözülmeden kalıcı bir iyileşme zor görünüyor.
Elbette karamsarlık tek seçenek değil. Doğru politikalarla, öngörülebilirlik sağlanarak ve piyasa güveni yeniden tesis edilerek bu tablo tersine çevrilebilir. Ama bunun için kısa vadeli çözümlerden çok, uzun vadeli bir vizyon gerekiyor.
Çünkü artık mesele sadece büyümek değil.
Mesele, adil ve sürdürülebilir büyüyebilmek.
Okuyucuya düşen ise şu soruyu sormak:
'Benim hayatımda ekonomi iyileşiyor mu, yoksa sadece rakamlarda mı?'
Cevap, aslında her şeyi anlatıyor.