Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket, başına ne geldiğini bilememesidir. Daha kötüsü, bilemediğini de bilememesidir. En kötüsü ise, kendi yıkımını alkışlayacak hâle getirilmesidir.
Bugün Türkiye’nin önünde duran asıl mesele yalnızca ekonomi değildir. Yalnızca siyaset değildir. Yalnızca hukuk, eğitim, ahlak, adalet ya da güvenlik meselesi de değildir. Bunların hepsi önemlidir; fakat bütün bu başlıkların üzerinde daha derin bir kırılma vardır: Toplumun hakikati görme yeteneği zayıflatılmaktadır.
Bir millet, cebindeki paranın değerini kaybedebilir; yeniden kazanır. Yolları bozulabilir; yeniden yapılır. Kurumları yıpranabilir; yeniden onarılır. Fakat bir milletin aklı esir alınırsa, vicdanı uyuşturulursa, doğru ile yanlışı ayırma kabiliyeti köreltilirse, işte o zaman mesele sadece bugünün meselesi olmaktan çıkar. Gelecek de ipotek altına girer.
Türkiye bugün tam da böyle bir eşikte duruyor.
Bir yanda geçim derdiyle beli bükülen insanlar var. Ay sonunu getirmek için hesap makinesiyle yaşayan aileler, evladının geleceğini düşünürken uykusu kaçan anne babalar, alın terinin karşılığını alamayan emekçiler, diploması elinde ama umudu avucundan kayıp giden gençler var.
Diğer yanda ise bütün bu gerçekleri konuşmak yerine, toplumu sürekli yeni kavgalara sürükleyen bir dil var. Her gün başka bir gündem, başka bir tartışma, başka bir öfke başlığı… Milletin derdi derinleştikçe, gündem daha da sığlaştırılıyor. İnsanların sofrasındaki eksilme konuşulmasın diye ekranlarda kavga büyütülüyor. Adalet arayışı duyulmasın diye kalabalıkların kulağı gürültüyle dolduruluyor.
Böyle zamanlarda toplumlar ikiye ayrılır: Uyananlar ve uyutulmak isteyenler.
Uyananlar, meselenin şahıs meselesi olmadığını görür. Mesele bir partinin diğerine üstün gelmesi değildir. Mesele, memleketin ortak aklının, ortak vicdanının ve ortak geleceğinin korunmasıdır. Çünkü adalet bir gün herkese lazım olur. Hukuk bir gün herkesin kapısını çalar. Özgürlük yalnızca bizim gibi düşünenlere değil, bizim gibi düşünmeyenlere de lazımdır. Devlet, kimsenin babasının malı değildir; milletin namusudur.
Uyutulmak isteyenler ise en tehlikeli cümleyi kurar: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
Oysa tarih bize defalarca göstermiştir ki bugün başkasına dokunan adaletsizlik, yarın senin kapına da gelir. Bugün sustuğun haksızlık, yarın sen konuşmak istediğinde boğazına düğüm olur. Bugün alkışladığın yanlış, yarın evladının önüne duvar olur.
Bir ülkenin en büyük yıkımı, binaların yıkılması değildir; ölçünün yıkılmasıdır. Liyakatin yerini sadakat, ehliyetin yerini yakınlık, emeğin yerini torpil, hakikatin yerini propaganda aldığı zaman toplumun omurgası çatırdamaya başlar. Çünkü devlet adaletle ayakta durur. Adalet çekilirse, geriye sadece kalabalık kalır. Kalabalık ise millet olmak için yetmez.
Bugün Türkiye’nin en acı gerçeği şudur: İnsanlar artık yalnızca yoksullaşmıyor; aynı zamanda yoruluyor. Sadece geçinemiyor değil, aynı zamanda inancını kaybediyor. Gençler yalnızca iş aramıyor; anlam arıyor. Aileler yalnızca evlatlarının karnını doyurmak istemiyor; onların onurlu, özgür ve güvenli bir ülkede yaşamasını istiyor.
Bir ülkenin gençleri gelecek hayalini başka ülkelerin havaalanlarında kurmaya başlamışsa, orada alarm zilleri çoktan çalıyor demektir.
Fakat biz çoğu zaman zili duymak yerine, zilin sesini bastırmaya çalışıyoruz. Sorunu çözmek yerine sorunu söyleyeni suçluyoruz. Yangını söndürmek yerine dumanı gösterene kızıyoruz. Aynaya bakmak yerine aynayı kırıyoruz.
Burası yanlışın başladığı yerdir.
Memleketini seven insan, yanlışları görmezden gelen insan değildir. Tam tersine, memleketini gerçekten seven insan en önce yanlışlara itiraz eder. Çünkü sevgi körlük değildir. Sadakat, suskunluk değildir. Vatanseverlik, her olup bitene baş eğmek değildir. Vatanseverlik; milletin hakkını, devletin hukukunu, insanın onurunu savunmaktır.
Bu ülke büyük acılar gördü. Darbeler gördü, yoksulluk gördü, vesayet gördü, terör gördü, kardeş kavgası gördü. Ama her defasında ayağa kalkmasını bildi. Çünkü bu milletin mayasında sabır vardır, feraset vardır, direnç vardır. Ancak bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yalnızca sabır değildir. Sabır, yanlışın karşısında susmak anlamına gelirse erdem olmaktan çıkar. Bize bugün lazım olan şey; akıl, cesaret ve ahlaktır.
Ahlak olmadan siyaset kirlenir.
Adalet olmadan devlet sertleşir.
Liyakat olmadan kurumlar çürür.
Eğitim olmadan toplum savrulur.
Basiret olmadan millet kandırılır.
Bugün yapılması gereken, birbirimize bağırmak değil; hakikate yeniden kulak vermektir. Farklı düşünebiliriz. Farklı partilere oy verebiliriz. Farklı hayat tarzlarına sahip olabiliriz. Fakat aynı ülkede yaşıyoruz. Aynı pahalılıkla karşılaşıyoruz. Aynı adalet ihtiyacını duyuyoruz. Aynı çocukların geleceği için kaygılanıyoruz. Aynı bayrağın altında, aynı toprağın üstünde, aynı göğün altında nefes alıyoruz.
Öyleyse bizi birbirimize düşman eden dile karşı uyanık olmak zorundayız.
Çünkü bu ülkenin en büyük düşmanı, farklı düşünen insanlarımız değil; düşünmeyi bırakan zihinlerdir. En büyük tehlike, eleştiren vatandaş değil; kayıtsızlaşan toplumdur. En büyük yıkım, itiraz eden gençlik değil; umudunu kaybetmiş gençliktir.
Türkiye nereye sürükleniyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca Ankara’da, ekranlarda, meydanlarda ya da sandıklarda aranamaz. Cevap biraz da bizim evlerimizde, okullarımızda, sofralarımızda, sendikalarımızda, camilerimizde, kahvehanelerimizde, öğretmen odalarımızda, iş yerlerimizde aranmalıdır. Çünkü bir ülkenin istikameti sadece yönetenlerin kararıyla değil, yönetilenlerin uyanıklığıyla da belirlenir.
Eğer haksızlığa susarsak, haksızlık büyür.
Eğer liyakatsizliği normal görürsek, çürüme derinleşir.
Eğer gençlerin umutsuzluğunu kader sayarsak, geleceği kaybederiz.
Eğer yoksulluğu yalnızca rakamlarla anlatırsak, insanın gözündeki kırgınlığı ıskalarız.
Eğer adaleti sadece bize lazım olduğunda hatırlarsak, adalet bizi de unutur.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kavga değil, yeni bir uyanıştır. Daha fazla öfkeye değil, daha fazla akla ihtiyacımız var. Daha fazla kutuplaşmaya değil, daha fazla adalete ihtiyacımız var. Daha fazla slogan değil, daha fazla samimiyet gerekiyor.
Bu ülke sahipsiz değildir.
Bu millet çaresiz değildir.
Bu toprakların hafızası güçlüdür. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten bugüne uzanan büyük yürüyüş bize şunu öğretmiştir: Milletler bazen yorulur, bazen yanılır, bazen savrulur; fakat kendi köklerine, kendi vicdanına, kendi aklına dönerse yeniden ayağa kalkar.
Türkiye’nin kurtuluşu da buradadır.
Ne kör öfke…
Ne kör sadakat…
Ne umutsuz teslimiyet…
Ne de birbirini boğazlayan bir toplum düzeni…
Bize gereken; adaletin herkese lazım olduğunu bilen bir devlet aklı, emeğin değerini koruyan bir ekonomik anlayış, gençlerine güven veren bir eğitim düzeni, farklılıkları düşmanlık değil zenginlik gören bir toplumsal olgunluk ve her şeyden önemlisi hakikatin önünde eğilmeyen bir millet iradesidir.
Çünkü hakikat susarsa, yalan konuşur.
Vicdan susarsa, zorbalık konuşur.
Akıl susarsa, kalabalıklar sürüklenir.
Türkiye’nin nereye sürüklendiği sorusu önemlidir. Fakat daha önemli bir soru vardır:
Biz bu sürüklenişe seyirci mi kalacağız, yoksa yeniden aklımıza, vicdanımıza ve ortak geleceğimize mi sahip çıkacağız?
İşte bütün mesele budur.
Bir millet, kendi kaderine ancak uyanık kaldığı sürece sahip çıkar.
Uyuyan toplumlar yönlendirilir.
Uyanan milletler ise tarih yazar.