Ortadoğu’da bir savaş daha başladı. Ama bu, yalnızca silahların konuştuğu bir çatışma değil; aklın, vicdanın ve uluslararası düzenin sessizce sınandığı bir süreç.
Haritalar değişmiyor belki, fakat toplumların hafızası yeniden şekilleniyor. Ve her yeni savaşta aynı soruyla yüzleşiyoruz:
Bu yıkım gerçekten kimin işine yarıyor?
Kaybedenler: Coğrafyanın Çocukları
Bu savaşın en net cevabı burada saklı.
Gazze’de, İsrail şehirlerinde, Lübnan sınırında, Suriye hattında yaşayan insanlar için kazanan yok. Evler yıkılıyor, hayatlar yarım kalıyor, çocukluklar travmaya dönüşüyor.
Bölge ülkeleri — başta Türkiye olmak üzere — bu ateşten doğrudan etkileniyor. Güvenlik riskleri artıyor, ekonomi baskı altına giriyor, istikrarsızlık dalga dalga yayılıyor.
Savaş, sınır tanımıyor; sadece bedeli adaletsiz paylaşılıyor.
Görünmeyen Kazananlar
Sahada olanlar kaybederken, masada olmayanlar kazanıyor.
Küresel güçler — Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin — doğrudan müdahil olmadan etki alanlarını genişletiyor. Enerji dengeleri, silah piyasaları ve diplomatik pazarlıklar yeniden şekilleniyor.
Bir başka kazanan ise silah ve güvenlik endüstrisi. Savaş, bazıları için yalnızca insani bir felaket değil; aynı zamanda büyüyen bir pazar.
İsrail–Filistin Denkleminde Çıkmaz
İsrail askerî üstünlüğe sahip olabilir; ancak her geçen gün uluslararası meşruiyet baskısı daha da artıyor.
Hamas ise askerî olarak zayıf olsa da, semboller ve psikoloji üzerinden varlık göstermeye çalışıyor.
Bu denklemden barış çıkmıyor. Sadece bir sonraki çatışmanın zemini hazırlanıyor.
Asıl Tehlike: Normalleşen Şiddet
Belki de en büyük kayıp burada.
Savaşın olağanlaşması…
Ölümlerin istatistiğe, yıkımın sıradan bir haber başlığına dönüşmesi.
Radikal yapılar bu kaostan besleniyor. Umutsuzluk, şiddeti meşrulaştıran bir dile dönüşüyor. Ve dünya, bir kez daha “uzaktan izleyen” rolüne sığınıyor.
Son Söz Yerine
Ortadoğu’da başlatılan hiçbir savaş, planlandığı gibi bitmedi.
Hiçbiri adalet üretmedi.
Hiçbiri kalıcı güvenlik sağlamadı.
Kazananlar genellikle orada yaşamayanlar, kaybedenler ise orada doğanlar oldu.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Bu savaşlar gerçekten güvenlik mi üretiyor, yoksa küresel düzenin vicdanını biraz daha mı aşındırıyor?
Çünkü barış, sadece silahların susması değildir.
Barış, insanın yeniden merkeze alınmasıdır.