Bazı cümleler vardır, yazarken insanın eli titrer. Çünkü mesele siyaset değildir, strateji değildir, jeopolitik hesap değildir. Mesele çocuktur. Mesele sivildir. Mesele hayattır.
İran’a yönelik saldırılar neticesinde masum çocukların ve sivillerin hayatını kaybetmesi, hangi gerekçeyle açıklanırsa açıklansın, insanlığın ortak vicdanında kapanmayacak bir yaradır. Hiçbir devlet, hiçbir ittifak, hiçbir küresel çıkar hesabı; bir çocuğun korkuyla açılmış gözlerini, enkaz altındaki çığlığını, annesiz kalmış bir bebeğin sessizliğini meşru kılamaz.
Bugün dünya, gücü hukukun önüne koyan bir zihniyetle sınanıyor. Savaş artık sadece cephede yürütülmüyor. Ekonomik kuşatmalarla, medya manipülasyonlarıyla, diplomatik baskılarla ve nihayetinde bombalarla yürütülüyor. Ve her defasında bedeli siviller ödüyor. Çocuklar ödüyor. Sokaktaki sıradan insanlar ödüyor.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Uluslararası sistem gerçekten adalet üretmek için mi var, yoksa güçlü olanın tasarruflarını meşrulaştırmak için mi?
Bir ülkeye yönelik saldırı, eğer sivillerin hayatına mal oluyorsa, bunun adı savunma değil, bunun adı güvenlik operasyonu değil, bunun adı açık bir insanlık ihlalidir. Savaşın bile bir hukuku vardır denir. Peki çocukların öldüğü yerde hangi hukuktan söz edeceğiz?
Bu çağın en büyük problemi, zulmün normalleştirilmesidir. Ekranlara düşen görüntüler birkaç gün konuşuluyor, ardından yeni bir gündem başlığıyla unutuluyor. Oysa toprağa verilen her çocuk, insanlığın hafızasına kazınması gereken bir utançtır. Eğer bu utancı hissedemiyorsak, asıl kaybımız vicdandır.
Elbette mesele yalnızca bir ülke meselesi değildir. Bugün İran’da olan, dün başka bir coğrafyada oldu, yarın başka bir yerde olabilir. Bu yüzden ilkesel bir duruşa ihtiyaç vardır. Kimden gelirse gelsin, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, sivilleri hedef alan her saldırı karşısında net bir tavır koymak zorundayız. Aksi hâlde adalet talebimiz inandırıcılığını kaybeder.
Öfke anlaşılabilir bir duygudur. Ancak asıl ihtiyaç olan şey bilinçtir. Sağduyudur. Tutarlı bir ahlaki pozisyondur. Güçlünün değil, haklının yanında durma cesaretidir. Çünkü tarih, güç sahiplerini değil, adalet talep edenleri hatırlar.
Bugün yapılması gereken; hamasi söylemler üretmek değil, uluslararası hukukun gerçekten işletilmesini talep etmektir. Sivil kayıpların bağımsız mekanizmalarca soruşturulmasını istemektir. Çocukların savaşın öznesi değil, korunması gereken varlıklar olduğunu haykırmaktır.
Unutmayalım: Bir çocuğun hayatı, bütün siyasi hesaplardan daha değerlidir. Eğer bu temel ilkeyi kaybedersek, geriye ne medeniyet kalır ne de insanlık iddiası.
Dua elbette müminin sığınağıdır. “Allah’ım, onların şerlerinden Sana sığınırız” niyazı, kalpten yükselen bir yakarıştır. Fakat dua ile birlikte sorumluluk da vardır. Adil bir dil inşa etmek, zulme karşı ilkesel bir duruş sergilemek ve masumların hakkını savunmak da bu sorumluluğun parçasıdır.
Çocukların üzerine düşen her bomba, aslında insanlığın üzerine düşmektedir. Mesele bir ülke meselesi değil, bir vicdan meselesidir. Ve vicdan, tarafsız kalamaz.