Eğitim sistemi, en ağır yükü taşıyana en az sözü verir.
Bu ülkede öğretmen tam olarak bunu yaşıyor.
Herkes eğitim hakkında konuşuyor.
Siyasetçi konuşuyor. Bürokrat konuşuyor. Veli konuşuyor. Sosyal medya konuşuyor.
Ama sınıfa girip kapıyı kapatan, o kırk dakikayı tek başına yöneten öğretmen çoğu zaman susmak zorunda bırakılıyor.
Bugün öğretmenin yaşadığı yalnızlık kişisel bir ruh hali değildir.
Bu yalnızlık, sistemin bilinçli ya da bilinçsiz ürettiği yapısal bir sonuçtur.
Öğretmen sınıfa girdiği anda yalnızdır.
Çünkü öğrencinin akademik başarısızlığı da, davranış problemi de, devamsızlığı da, motivasyon eksikliği de ilk olarak öğretmene yazılır. Ama bu sorunların nedenleri neredeyse hiç masaya yatırılmaz. Ailenin durumu, sosyal çevre, ekonomik gerçekler, dijital bağımlılık, değerler krizi çoğu zaman raporların dışında kalır.
Sistem sonuç ister.
Nedenlerle ilgilenmez.
Bir öğrenci derste başarısızsa “öğretmen ne yaptı” diye sorulur.
Ama aynı öğrencinin evde kaç kardeşle aynı odayı paylaştığı, akşam yemeğini yiyip yemediği, ailesinde yaşanan sorunlar çoğu zaman kimsenin gündemine girmez.
Öğretmen bu noktada yalnızdır.
Çünkü çözmesi beklenen sorunların yarısını yönetme yetkisi yoktur.
Müfredat hazırlanır, öğretmene sorulmaz.
Ölçme değerlendirme sistemi değiştirilir, sınıf gerçekleri dikkate alınmaz.
Uygulama sahada aksar, sorumluluk öğretmene yüklenir.
Bu bir çelişkidir.
Yetkisiz sorumluluk.
Öğretmen, karar mekanizmalarının dışında bırakılmıştır ama sonuçlardan sorumludur. Bu durum uzun vadede mesleki tükenmişliği kaçınılmaz hale getirir. Çünkü insan, söz hakkı olmadığı bir yükü uzun süre taşıyamaz.
Bir de görünmeyen yalnızlık vardır.
O, öğretmenin psikolojik yalnızlığıdır.
Öğretmen artık yalnızca ders anlatmıyor. Aynı zamanda öğrencinin travmasını dinliyor, aile içi sorunlara tanıklık ediyor, davranış problemleriyle baş etmeye çalışıyor. Ancak bu yükü taşıyacak kurumsal destek çoğu zaman yok. Rehberlik hizmetleri yetersiz, sosyal destek mekanizmaları sınırlı.
Öğretmen sınıfta güçlü görünmek zorundadır.
Ama çoğu zaman içeride yalnızdır.
Velilerle yaşanan sorunlarda öğretmen çoğu zaman kendini savunmak zorunda kalır. Pedagojik bir karar bile tartışmaya açılır. Öğretmenin mesleki otoritesi aşındıkça, sınıf içi dengeler bozulur. Bu bozulmanın bedelini ise yine öğretmen ve öğrenci öder.
Öğretmenin yalnızlığı sadece öğretmeni ilgilendirmez.
Bu yalnızlık sınıfa yansır.
Sınıfa yansıyan her sorun eğitimin niteliğini düşürür.
Çünkü eğitim bir ilişki işidir.
Öğretmen kendini güvende hissetmezse, değerli hissetmezse, desteklenmezse sınıfta kurduğu bağ zayıflar. O bağ zayıfladığında bilgi aktarımı da zayıflar. Öğrenci öğrenmez, sadece zaman geçirir.
Bugün eğitimde konuşulması gereken en temel meselelerden biri budur:
Öğretmen neden bu kadar yalnız.
Bu yalnızlık kader değildir.
Bu yalnızlık tercih edilen politikaların sonucudur.
Öğretmeni merkeze almadan yapılan hiçbir reform başarılı olamaz. Öğretmenin sesini duymadan çıkarılan her düzenleme sahada eksik kalır. Öğretmeni sadece uygulayıcı olarak gören anlayış, eğitimi mekanik bir sürece indirger.
Oysa öğretmen, sistemin taşıyıcı kolonu değil, aklıdır.
Aklı devre dışı bırakılan bir yapı ayakta duramaz.
Eğitimde gerçek iyileşme, öğretmeni yalnızlıktan çıkarmakla başlar. Öğretmeni dinlemekle, ona güvenmekle, onu korumakla başlar. Öğretmenin itibarını güçlendirmeden öğrencinin başarısını artırmak mümkün değildir.
Çünkü yalnız bırakılan öğretmen güçlü nesiller yetiştiremez.
Bu kadar basit.