Dostlar merhaba. Uzun bir süre sonra, sizlerle bu platformda yeniden birlikte olmanın sevinci ve heyecanı içindeyim. Yepyeni, keyifli yazılar paylaşmaya çalışacağım gene sizlerle.
Evet canlar, 2008 Mayısının son günleri.
Babam hasta. 3 ay boyunca Cerrahpaşa Üniversite Hastanesi'ne taşınıyoruz. 10 yıl önce, yani 1998 yılında "Lösemi" teşhisi konmuştu. Eskiden "kan kanseri" diyorduk buna. Hem hastalığı kabullenmiyor, hem de bizler üzülmeyelim istiyordu babam. Hastalığı ilk 8 yıl ayakta geçiriyor, ancak son 2 yılında artık iş zorlaşıyor ve daha bir ağırlaşıyordu.
Ölmeden 10 gün önce gözlerimin tam içine bakarak: "Sero bılisen, çoh hasteyem men." deyişi içimi yakmıştı. Hayatta tanıdığım en korkusuz adam, sırrını herkesle paylaşmayan, burnu düşse eğilip almayan adam bu çaresizlik lafını etmişti. Başka şeyler de diyecekti ama sanırım vazgeçti ya da takati yoktu konuşmaya. Bir vasiyeti var mıydı? Ondan da emin değilim.
Hastalık ilerlediğinde bile sık sık gittiği genç doktoruna şunları söylüyor: "Yapacak işlerim var. Hastalık beni ne zaman devirir?"
Buna karşılık doktor: "Yeneceğiz onu Hacı amca. Sakın çağırma ölümü." deyip uğurladığını söylerken, gözyaşlarını da artık tutamıyordu, cenazemiz musalla taşında iken.
Babamın son günlerinde teninin koyulaştığını, dudaklarının kahverengi ve mor arası bir renge döndüğünü görmem bile yol ayrımına geldiğini hissettirememişti bana. Onu yitirdikten sonra ve daha iyi düşündüğümde bir "ölüm yüzünü" Yaradan göstermiş ama ben anlayamamıştım. Bizler babamızın ölebileceğini hiç bilmiyorduk. Hasta sahibi hastasının öleceğini hissedemez. Ziyaretçilerin çoğu anlar ama, hasta yakını ağır da olsa onu kaybedeceğini aklından geçiremez. Kurtaracağını, yaşatacağını düşünür hep. Hasta da tabi kaçınılmaz olarak ecele yenik düşer.
1975 yılında bitirdim liseyi. Babamla buluşma yılımdır o yıl. Önemli de bir dönemeçtir. Bana güvenerek Kocamustafapaşa'da konfeksiyon mağazası açmak için arayışa girdi. Sonunda bir dükkânı kiraladı. 10 yıllık çorap işini noktaladı. Abilerim ve kardeşlerim farklı iş kollarındaydı, farklı şekillerde çalışıyorlardı. Hepimiz bekârız. Aynı kazanda pişiyor evdeki yemeğimiz. Gelirler bir havuza dökülüyor ve harcanıyor. Babamdaki, ele avuca gelmemizden duyduğu mutluluğu, gururu hissediyoruz. Bana güveniyor. Zira yola benimle çıkacağını soyleyince iş anlaşılıyordu.
Sınavda hedeflediğim tıp fakültesini bir dolu nedenlerle, beni tanıyanları oldukça şaşırtarak kazanamıyordum. Parlak bir lise hayatından sonra 23. tercihim İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Matematik bölümüne girdim. Ancak mutlu değildim. Okula gittiğimde beni "hafakanlar basıyor" ve kendimi anfiden dışarı atıyordum. Böyle feci 2 yıllık süreç. Sığınağım o mağaza oluyordu. Babamın yanı. Hiçbir şey hissettirmiyordum ki üzülmesin. Bir bakıma babamın üniversitesine devam ediyordum.
1977 keyifli bir yıldı. Bu kez sıkı hazırlandım sınava. Tek tercih yaparak İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi'ni kazandım. Her bir şey daha netleşti. Gelecek planlarım da. Babamla 75'te başladık 77'de daha hızlanarak bağlandık birbirimize. Okulu ihmal etmeden gelip hemen işe koyuluyordum. Kaşla gözle konuşuyor ve mağazayı işletiyorduk. Onunla âdeta iki ortak olmuştuk. Ben gençliği, dinamizmi, o büyük tecrübeyi, güvenilirliği temsil ediyordu. Tam 7 yıl çalıştık, işler de yolunda gitti. Sorun çıkmıyor muydu? Elbet çıkıyordu. Bir şekilde işleri yoluna koyup hâllediyorduk. O benim babamdı ve emektarımdı. Ben 18, babam 50 yaşındaydı. Aslında o da gençti bugüne göre. Ancak konjonktür ona o günler "orta yaşlı" diyordu. İşler iyiydi ama bugünkü koşullarda o gün kazandığımızla 3 kişilik aile bile zor geçinirdi. Bugünün sosyal yaşamının gider kalemlerinin çoğunun o gün olmaması avantajımızdı. Ayrıca ailece çok tutumluyduk. Bütçe havuzuna herkes eksiksiz katılınca iş daha bir kolaylaşıyordu.
1979'da iki abim peşpeşe evlenerek, yuvadan uçup gittiler. 1982'de babama bir teklifim vardı; iyi çalışan mağazamız devam etsin diye.
"Üstümüzdeki devasa iş hanının caddeye bakan bölümünün iki odasını kiralayıp mesleğe hemen başlayabilirim." deyiverdim. Bunu kabul etmedi. Yorulduğunu (57 yaşında) hissetmem, yanında kalarak iki işi birden yapabileceğimi söylemem pek işe yaramıyordu. Mezuniyetimle birlikte yalnız kalmayı göze almadan, mağazayı birine devretmeden yanaydı. Hemen de yaptı bu işi. Aldığı, çok da fena olmayan devir bedeliyle ve amcası oğullarından da topladıklarıyla, kötü bir maceraya atıldı, çok da yazık etti kendine.
Memleketteki atıl aile iş hanının restorasyon işine girdi. Anlamadığı, hiç bilmediği bir işe soyundu. 1983'te Bitlis'e gitti. 6-7 yıllık zorlu bir inşaat işiydi bu. Yeterli finansman desteği olsa sorunlarının bir çoğunu yaşamayacaktı. Ancak cesaretle her şeyi kotaracağını sandı. Yanıldı. Kendisine verilen sözlerin tutulmaması, çektiği sıkıntılar onu hasta etti. Ruh sağlığı ve vücut dengesi bozulan babam işleri tamamladıktan sonra artık evden çıkmayan bir insan oluverdi.
Bizler çoluk çocuğa karıştık ama zımba gibi olan babamı çok kötü sürprizler bekliyordu.
Hastaydı. "Keşke bize kırılacağını göze alarak onu memlekete göndermeseydik." dediğim çok olmuştur. Başaramadık. Dedelerimizden kalan o miras yapıyı farklılaştırıp, dönüştürüp tüm hak sahiplerine gelir getirecek bir duruma getirmek istemişti. Akrabalarıyla çatışmasa da, yaşadığı farklı olaylar bütünü kimyasını bozdu. Yoklukla mücadelesi ömrünün en güzel yıllarını çaldı.
Babam epey bir insana kırgın da gitti.
1965'te çileli hayata başladığı İstanbul'da, 13 nüfus için tek başına çırpınan, didinen o soylu koçyiğidin ancak filmini çekersiniz. Başka bir şeyi yapmaz ve konuşmazsınız. Abartmıyorum. Yalnız bizim için değil, başkaları için de çalıştı, didinip durdu, "hayır" demeyi bilmedi. Bir dakika dinlenmedi. Kimseye kin duymadı ama nankör, dedikoducu, çıkarcı, boş insanlara hep kırgındı. O eski kuşak iyi kötü yaşadılar ve göçüp gittiler. Şimdikiler bırakın kavgayı, küsmeyi, kırılmayı; birbirleriyle görüşmüyorlar. Tanımıyor, bilmiyor kimse kimseyi. Üçüncü ve dördüncü kuşaktan nesil birbirinden bihaber yaşıyor. Gerek kardeş çocukları, gerek dede, baba, amca, hala, teyze torunları. Gerçek bu kadar net ve çok yakıcı..
Saygılarımla..