Size her veçhesi ilginçliklerle dolu, yaşanmış, trajikomik bir akvaryum hikâyesi anlatacağım.

Ağabeyim 1976'da eve küçük bir akvaryum getirdi. Bizlerin hayret dolu bakışları arasında salonun köşesine, duvarın en dibine yerleştirdi. Akvaryum onundu ama izleyicisi bizlerdik. İşten gelince 2-3 saatini onun temizliğine, bakımına, ölen balık olup olmadığına ayırıyordu. Odasına gidince tek tek akvaryum başına üşüşüyorduk. Âdeta put kesilmiştik. TV izlemekten ikişer saatimizi eksiltip onu temaşaya ayırmıştık.

Akvaryumcu küçük boy 2 hamile balık verdiği için her gün 3-4 balık doğuyordu. Sonrasında daha değişik türlerdeki erkek ve dişi balıklarla birlikte üremeleri ve çoğalmaları kolaylaştı. Ev şenlenince komşuların, akrabaların akvaryum seferleri başladı. Çok eğlenceliydi bu tılsımlı, su dolu cam kavanoza bakmak. Abim 6 ay içinde bir akvaryum fenomeni ve uzmanı oldu.

Piyasadaki 30 türdeki balığın en az 15'i bizim akvaryumda arz-ı endam etti. Balığın dışkısını yok eden, epeyce temizleyen, küçük bir motor yardımıyla çalışan bir pervane sistemini de monte etti abim. Tabi o motorun gece çıkarttığı ses uykumuzu kaçırınca, bizler fişini çekince, sabahleyin fırçayı yiyorduk ondan. Ayrıca suyun sıcaklığını sabit tutan termostat da koymuştu.

Balıkların türlerini, isimlerini, karakterlerini ve huylarını da öğreniyorduk. Coşuyorduk onlarla birlikte. Zebraya birebir benzediği için adı zebra olan çizgili balık, melek, koray, tetra, simsiyah arap, balıkların kraliçesi, âdeta bir tavuskuşu görünümünde olan, kuyruğunu yaydığında en az 7- 8 rengi peşpeşe görebileceğiniz Allah'ın yarattığı en güzel balık lepistes, akvaryumun en asabi, en huysuzu, dışarıdan cama vurunca bile kızan, sinirlenen mor, lacivert, bordo, yeşil, siyah tonları 10 saniye içinde değiştire değiştire yol alan ünlü beta, şu an aklıma ilk gelenler.

Abim 3 yıl sonra evden ayrıldı. Akvaryumunu götürmedi ve bize bıraktı. Ancak 1 yıl boyunca gün aşırı gelerek ilgilendi. Öyle pahalı olmayan bu akvaryum hobisi için sabır, dikkat ve titizlik gerekiyordu. Buna bakmaya hiçbirimiz istekli olmayınca ihale hâliyle babamın üzerine kaldı.

1980 itibariyle akvaryumun yeni patronu artık babam olmuştu. 1982 yılında da kökten emekli olduğu gün babam da artık harikalar yaratmaya başladı. O küçük akvaryumun yerine dört misli büyük bir akvaryumu satın aldı. Balık çeşitlerini artırdı. Akvaryumun dibine beyaz, küçük çakıl taşları döşedi. Bitki örtüsünü de zenginleştirdi. Balıklar çok ahlâklıydı. Çoğu taşların arasında, bize görünmeden gizlice çiftleşiyordu. Doğan yavruları büyük balıklar yutmasın diye en üstte muhafazalı bir yavruluk bölümüne alınması gibi incelik, dikkat isteyen bir işi de vardı babamın.

Ayda 2 kez suyunu değiştiriyor ve ful temizlik yapıyordu. Yaklaşık 8 saat sürüyordu iş. Balıklar başka yere alınıyor. Su boşaltılıyor. Kaynatılmış, soğutulmuş, dinlendirilmiş, ilaçları atılmış yeni su konuyor, balıklar da tek tek içine atılıyordu.

Akvaryum işi, babamın Bitlis'e han inşaatı için gittiği dönemde kızkardeşimin omuzlarındaydı. Eve telefon açtığında bizden önce ilk balıklarını soruyordu. 1980'den ta 2008 yılına kadar 28 yıl o balıklarıyla yaşadı. Onlarla haşır neşir oldu.

Akvaryum faslını ayrıntıları, anıları ile yazsam bir kitabın yarısı dolar. Az sonra anlatacaklarım çok daha eğlenceli. Dinleyin lütfen beni canlar.

Babam akvaryumu teslim aldıktan sonra ve büyüğüne de geçince, eskisini amcaoğlumuz Vedat'a vermişti. Meraklı olduğu ve çok istediği için. Epeyce balık da verdi. Balıkların standart kuru, toz bir yemi vardı. Farklı canlı kurtçuk ve bitki dışında da daha çok onu veriyorduk. Yem vermek çok keyifliydi. Attığımız anda balıklar âdeta coşuyorlardı. Onları aç bırakmamak için devamlı stokta olurdu yemimiz. İşte bu yem meselesinin Vedat'ın başına açtığı trajikomik, matrak işi anlatacağım şimdi. Sıkı durun.

Vedat ve ailesi aynı bizim gibi bu akvaryumun keyfini yaşıyorlar. Ancak bilgisizliğin başlarına açtığı felaketten de kurtulamıyorlar. Bir sabah namaza kalkan annesi Saime teyze balıkların sırtüstü yattıklarını oğluna söylüyor. Onların insanlar gibi uyudukları bilgisini alınca azıcık rahatlıyor. Ancak hiç uyanmadıklarını görünce panikliyor. Oğluyla aralarındaki konuşmalar ailemizin mizahi hafızasına gelip yerleşiyor:

-Ula Vedo; kah senın balohler heppi ölmişle.

-Ne yaptın oğıl sen bunnere?

Balıkların öldüğünü gören Vedat çığlık atıyor:

-Eyvah ane, bi tene bile kutulmemiş, ölmişle.

Esas bomba o an patlıyor Vedat'ın ağzından:

-Ane men unnere hort olsınner diye dınegin yaptoğın u yağli yarme pılavınnan birez attım.

-Herhal fazle yimişle.

-Hort olecahlerine, mort olmişle.

Yemi biten, yenisini satın almayı belki de unutan amcaoğlu ile rahmetli annesi üzüntü içinde olayı herkesten saklamak istiyorlar. Tabi abimin epeyce bir sıkıştırması sonucu mesele aydınlanıyor ve bir anda tüm ailenin diline de düşüyor:

BALOHLER HORT (GÜÇLÜ) OLSINNER DİYE YARME PILAV VERDIM. HORT (GÜÇLÜ) OLECAHLERINE, HEPPİ MORT OLDİLE.