Bir süredir eğitim ortamlarında giderek daha görünür hâle gelen bir tablo var ve artık bunu dolandırmadan, yumuşatmadan söylemek gerekiyor: “Özgüvenli olsun” diye yetiştirilen bazı çocuklar, özgüveni değil hadsizliği öğreniyor.

Bu mesele basit bir davranış sorunu değil, doğrudan doğruya yanlış bir anlayışın, yanlış bir yetiştirme tarzının sonucudur. Çünkü özgüven, kişinin kendini bilmesiyle başlar; sınırını bilmesiyle anlam kazanır; başkasının hakkına riayet edebildiği ölçüde değer üretir. Oysa bugün bazı çocuklara verilen mesaj şudur: “Sen özelsin, istediğini yapabilirsin, kimse seni sınırlayamaz.” Bu mesaj, çocuğu güçlü kılmaz; tam aksine, onu kontrolsüz, ölçüsüz ve sorumsuz hâle getirir.

Sınıflarda artık bilgi aktarmaktan çok davranış yönetimiyle uğraşan öğretmenler var. Ders anlatmak için değil, düzen sağlamak için enerji harcayan bir eğitim ortamı oluştu. Bir öğrenci arkadaşına hakaret ettiğinde, “Kendini ifade ediyor” denilerek meşrulaştırılıyor. Öğretmenine saygısızlık yaptığında, “Özgüveni yüksek” diye savunuluyor. Oysa bu yaklaşım, problemi çözmüyor, büyütüyor. Çünkü yanlış davranışın adı doğru konulmadıkça, düzeltme imkânı da ortadan kalkar. Gerçek özgüven, başkasını ezerek değil, kendini kontrol edebilerek ortaya çıkar. Kendini kontrol edemeyen bir çocuğun özgüvenli olduğu değil, sınır bilmez olduğu söylenir.

Asıl mesele, çocuğun değil, yetiştirme biçiminin sorgulanmasıdır. Çocuğa sınır koymak zor iştir; emek ister, sabır ister, kararlılık ister. Ama kolay olan tercih ediliyor: Çocuğun her davranışını haklı görmek, hatasını görmezden gelmek, onu sürekli merkeze almak. Oysa hayat, kimseyi merkeze almaz. Hayat, kurallarla yürür; saygıyla ayakta kalır. Çocuğa bu gerçek öğretilmediğinde, ilk duvara çarptığında hem kendine hem çevresine zarar verir. Çünkü gerçek hayat, “sen özelsin” diye değil, “sen de sorumlusun” diyerek karşılar insanı.

Burada gözden kaçırılan çok kritik bir nokta var: Sevgi ile sınırsızlık aynı şey değildir. Sevgi, çocuğun yanında durmaktır; sınırsızlık ise çocuğu savunmasız bırakmaktır. Çünkü sınır, çocuğun güvenli alanıdır. Sınır yoksa yön yoktur, yön yoksa karakter oluşmaz. Bugün sınır koymaktan kaçınan ebeveynler, aslında çocuğun gelecekte karşılaşacağı daha sert sınırların zeminini hazırlıyor. Hayatın koyacağı sınırlar, ailelerin koyacağı sınırlardan her zaman daha acımasızdır.

Bugün görmezden gelinen her saygısızlık, yarının daha büyük bir sorununun habercisidir. Empati kuramayan, sınır tanımayan, kendini her şeyin üstünde gören bireyler sadece eğitim sistemini değil, toplumsal düzeni de tehdit eder.

Trafikte, iş hayatında, sosyal ilişkilerde aynı tablo karşımıza çıkar: “Ben haklıyım” diyen ama neden haklı olduğunu açıklayamayan, eleştiriye kapalı, sorumluluk almayan bir profil. Bu profil tesadüfen oluşmaz; çocuklukta verilen yanlış mesajların birikimiyle oluşur.

Okul artık sadece bilgi verilen bir yer değil, aynı zamanda toplumun aynasıdır. Ve o aynada gördüğümüz görüntü, açık konuşmak gerekirse, iç açıcı değildir. Öğretmenler yalnız bırakılmış, idareciler denge kurmaya çalışırken yıpranmış, disiplin kavramı neredeyse bir “tabu” hâline getirilmiştir. Oysa disiplin, baskı değildir; düzenin adıdır. Disiplin, çocuğu küçültmez; aksine onu hayata hazırlar. Disiplinin olmadığı yerde ise ne öğrenme olur ne saygı ne de huzur.

Açık konuşalım: Başkasının hakkını hiçe sayan, zorbalığı normalleştiren, saygısızlığı özgüven diye sunan bir çocuğa kimsenin katlanma zorunluluğu yoktur. Bu, sert bir ifade olabilir ama gerçektir. Çünkü toplum, bireylerin keyfine göre değil, ortak kurallar üzerine kurulur. O kurallar yok sayıldığında, özgürlük değil kaos ortaya çıkar. Özgüven; terbiye ile, edep ile, ölçü ile anlam kazanır. Terbiye yoksa, ortada özgüven değil, sadece gürültü vardır. Gürültü ise bir süre sonra herkes için yorucu, yıkıcı ve tahammül edilemez hâle gelir.

Çocuk yetiştirmek, sadece sevmek değildir. Gerektiğinde “dur” diyebilmektir. Sınır koyabilmektir. Doğruyu öğretirken yanlışla yüzleştirebilmektir. Çünkü sınır konulmayan çocuk gelişmez; sadece büyür. Ve büyüyen her beden, olgunlaşmış bir karakter anlamına gelmez. Karakter; sınırlarla, sorumlulukla, hatayla yüzleşmeyle ve saygıyla inşa edilir.

Bugün alkışlanan ölçüsüzlük, yarın başkalarının hayatında telafisi zor izler bırakabilir. Bugün “çok özgüvenli” denilen bir davranış, yarın bir başkasının hakkını gasp eden bir tutuma dönüşebilir. Bu yüzden artık net olma zamanı. Yuvarlak cümlelerle, geçiştirilen ifadelerle bu mesele çözülemez. Gerçeği olduğu gibi söylemek gerekir: Özgüven verelim, ama ölçüyü kaybettirmeyelim. Çünkü ölçü kaybolduğunda, geriye sadece sorun kalır.