Bir ülkenin geleceğini korumak istiyorsanız önce öğretmenini koruyacaksınız. Çünkü öğretmeni yalnız bırakılan bir memlekette, sınıfın kapısı kapanmaz; otorite çöker, güven dağılır, eğitim yara alır.

Bugün eğitim ortamlarında büyüyen en tehlikeli krizlerden biri şudur: İddia ile ispat arasındaki çizgi hızla silinmekte, şikâyet ile hüküm neredeyse aynı şeymiş gibi ele alınmaktadır. Hele ki mesele öğretmense, bazı çevrelerin refleksi gerçeği araştırmak değil, önce öğretmeni zan altında bırakmak oluyor. İşte asıl çürüme burada başlıyor.

Okul dediğimiz yer, sadece bilgi aktarılan bir bina değildir. Okul aynı zamanda ciddiyetin, düzenin, emeğin, sınırın ve sorumluluğun öğretildiği yerdir. Eğer siz bu yapının merkezindeki öğretmeni sürekli töhmet altında bırakırsanız, orada artık eğitim konuşulmaz; korku konuşulur, tedirginlik konuşulur, suskunluk konuşulur.

Bugün birçok öğretmen sınıfta ders anlatmaktan önce şunu düşünmek zorunda kalıyor: “Acaba söylediğim bir söz çarpıtılır mı, yaptığım bir uyarı başka yere çekilir mi, disiplin amacıyla attığım bir adım yarın bana suçlama olarak döner mi?” Bir öğretmenin zihnini bu sorular işgal ediyorsa, orada pedagojik iklim bozulmuş demektir. Bu, sadece öğretmenin sorunu değildir; doğrudan öğrencinin kaybıdır, okulun kaybıdır, ülkenin kaybıdır.

Elbette gerçek mağduriyet varsa araştırılsın. Elbette hiçbir iddia peşinen kapatılmasın. Ancak hukuk devleti olmak başka, itham devletine dönüşmek başkadır. Aradaki farkı kaybettiğiniz an, masumiyet karinesi yerini linç psikolojisine bırakır. Hele bir de ortada henüz kesinleşmiş hiçbir şey yokken toplum önünde itibarsızlaştırma başlıyorsa, orada artık adalet değil gösteri vardır.

Ne yazık ki son yıllarda öğretmen, çok yönlü bir kuşatma altında bırakılmıştır. Bir tarafta sınıf içinde disiplin zaafı, diğer tarafta veliden gelen ölçüsüz baskılar, öbür tarafta her şikâyeti doğrudan “mutlak hakikat” gibi ele alma eğilimi. Böyle bir zeminde öğretmenden hem sınıfı yönetmesini, hem değer kazandırmasını, hem akademik başarı üretmesini beklemek insafsızlıktır. Elini kolunu bağladığınız bir eğitimciye sonra dönüp “Neden otorite kuramıyorsun?” diye soramazsınız.
Daha vahimi şudur: Bazı çevreler öğretmeni savunmayı, yanlışı savunmak gibi göstermeye çalışıyor. Oysa mesele kişileri kayıtsız şartsız savunmak değildir. Mesele, adil süreci savunmaktır. Mesele, bir mesleğin onurunu korumaktır. Mesele, üç cümlelik bir isnatla kırk yıllık emeğin ezilmesine itiraz etmektir. Çünkü öğretmenin itibarı, şahsi bir imtiyaz değil; kamu düzeninin, okul huzurunun ve eğitimin saygınlığının temelidir.

Bugün öğretmene yönelik her kolay suçlama, yarın sınıfta disiplin kurmak isteyen her eğitimcinin önüne mayın döşemektedir. Çünkü öğretmen, sürekli zan altında bırakıldığı yerde doğal olarak geri çekilir. Geri çekilen öğretmen ise artık öğrenciye yön veremez, sınıfa yön veremez, hayata yön veremez. Ortaya çıkan boşluğu da eğitim değil, kaos doldurur.

Şunu artık açıkça söylemek gerekir: Öğretmeni korumayan bir sistem, öğrenciyi de koruyamaz. Çünkü öğretmenin değersizleştirildiği yerde okul güvenli olmaz. Öğretmenin sözünün ağırlığını kaybettiği yerde eğitim ciddiyetini kaybeder. Öğretmenin her an şikâyet tehdidiyle susturulduğu yerde ise hakikat değil, manipülasyon güç kazanır.

İftira, sadece bireye atılan bir leke değildir; kuruma sıkılan kurşundur. Öğretmene kurulan her komplo, bir insanı hedef almaktan öte, okulun manevi sütunlarını çatlatır. Bu yüzden kim tarafından yapılırsa yapılsın, bir öğretmeni bilinçli biçimde karalamaya çalışan, asılsız isnatla hedef gösteren, organize biçimde itibarsızlaştırma peşine düşen herkes hukuk önünde ciddi ve caydırıcı yaptırımlarla karşılaşmalıdır. Çünkü cezasız kalan iftira, yeni iftiraları teşvik eder.

Artık şu soruyu dürüstçe sormanın vakti gelmiştir: Biz öğretmene gerçekten ne gözle bakıyoruz? Toplumun istikbalini emanet ettiğimiz insan olarak mı, yoksa ilk şikâyette gözden çıkarılacak bir hedef olarak mı? Eğer ikinci anlayış yerleşirse, yarın hiçbir idealist genç bu mesleğe yürek koymaz. Sadece bugünün öğretmenini değil, yarının öğretmenini de kaybederiz.

Öğretmen hata yapmaz demiyoruz. İnsan olan herkes hata yapabilir. Ama öğretmen hakkında ortaya atılan her sözü peşinen hükme dönüştürmek, adalet değil, akıl tutulmasıdır. Soruşturma başka şeydir, peşin infaz başka şeydir. İnceleme başka şeydir, itibarsızlaştırma başka şeydir. Hukuk başka şeydir, algı operasyonu başka şeydir. Devletin ve toplumun bu ayrımı titizlikle koruması gerekir.

Unutulmamalıdır ki bir sınıfta öğretmenin itibarı çökerse, yalnızca bir kişinin saygınlığı zedelenmiş olmaz; o sınıfta düzen sarsılır, eğitim zedelenir, gelecek örselenmiş olur. Eğitim sistemi öğretmeni şüphe altında ezerek değil, hakkaniyetle koruyarak güçlenir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey nettir: Öğretmeni peşinen suçlu gören anlayış terk edilmelidir. Şikâyet mekanizmaları suistimale kapalı hale getirilmelidir. Asılsız isnatlara karşı öğretmeni koruyan daha güçlü idari ve hukuki güvenceler oluşturulmalıdır. Soruşturmalar sessiz, titiz, dengeli ve hakkaniyet içinde yürütülmelidir. En önemlisi de eğitim sistemine şu temel ilke yeniden kazandırılmalıdır: Hiç kimse, hele ki bir öğretmen, doğruluğu ispatlanmamış iddialarla toplum önünde kurban edilemez.

Çünkü öğretmenin onurunu korumak, sadece bir meslek grubunu savunmak değildir. Bu, memleketin vicdanını savunmaktır.