Analiz

At Gözlüğüyle İran'ı Okumak

Son günlerde İran üzerinden yürütülen tartışmalar, meselenin kendisinden çok onu okuma biçimimizin ve kardeşlik hukukunu algılayışımızın ne kadar sorunlu olduğunu bir kez daha gösterdi.

28 Aralık’ta başlayan bazı sokak gösterileri, özellikle ABD ve işgal çetesi eksenli bir propaganda hattı üzerinden “rejim çöküyor”, “İran dağılmak üzere”, "İran'ın dünya ile bağı kesildi", "İran'da kaos", "İran'da ABD-israil yapımı tiyatro mu" başlıklarıyla servis ediliyor. Türkiye’deki kimi medya organları, ekran yüzleri, yazarçizerler ve bazı çevreler de bu dili sorgulamadan tekrar ediyor.

ABD Başkanı Trump’ın tehditkâr açıklamaları eşliğinde yapılan bu yayınlar, İran’da sanki herkesin sokakta olduğu, toplumun tamamının yönetime karşı ayaklandığı gibi gerçeklikten kopuk bir tablo çiziyor.

Oysa bu yaklaşım, İran’ı tanımayan, İran'a hayatından gitmeyen, şehirlerini, sokaklarını gezmeyen, İran toplumunun tarihsel ve sosyolojik dinamiklerini bilmeyenlerin yaptığı yüzeysel ve cahilsel bir okumanın ötesine geçmiyor.

İran, tek tip bir toplum değildir. 20’ye yakın etnik ve kültürel yapının bir arada yaşadığı, güçlü bir devlet geleneğine sahip bir ülkeden söz ediyoruz. Kürtler, Azeriler, Beluçlar, Araplar, Ermeniler, Türkmenler, Farslar, Lurlar ve diğer topluluklar, kendi iç meselelerini zaman zaman sert biçimde tartışabiliyorlar. Bu tartışmalar, protestolar ya da itirazlar, on yıllardır ambargo altında ayakta kalabilmenin mücadelesini veren İran’ın iç dinamiklerinin bir parçası haline geldi. Ancak bu durum, dış müdahale söz konusu olduğunda bambaşka bir anlam kazanıyor.

İran’da yaşayan bu farklı etnik yapılar, özellikle ABD ve israil kaynaklı bir saldırı ihtimalinde, meseleyi rejim tartışması olarak değil, ülkenin bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görür. Kendilerini İran’ın dışında değil, tam merkezinde konumlandırırlar. Tüm farklı etnik gruplar, mezhepler, kendini İrani (İran milleti) olarak görürler. Dış dayatmaya karşı ortak bir refleks gösterirler. Böylesi bir durumda en uç noktadaki fikirler bile kenetlenip, yekvücut olmayı başarabilen bir millettir.

Bunu en yakın tarihte ABD ve işgal çetesinin İran'a saldırdığı 12 günlük savaşta gördük. Bunu aslında ABD ve israil dahi görüyor ki, İran'a yönelik şimdiye kadar ki hamlelerinde, "önce saldır, sonra iç karışıklık çıkar" prensibinden "önce iç karışıklık çıkar, sonra saldır" konumuna geçtiler. Bunu görmezden gelen analizler, hakikati değil, ABD ve israil diliyle temennileri yansıtıyorlar.

Ne yazık ki Türkiye’de bazı çevreler, her dış kışkırtmayı “özgürlük”, her protestoyu “rejimin sonu” olarak pazarlamayı alışkanlık hâline getirdi. Bu dil, sadece İran’a dair yanlış bir algı üretmekle kalmıyor, aynı zamanda bölgesel gerçekleri de çarpıtıyor.

Oysa İran’da yaşanacak büyük bir kaosun, en ağır bedellerinden birini de hiç şüphesiz Türkiye ödeyecektir. Ekonomik ilişkilerden sınır güvenliğine, bölgesel dengelerden göç riskine kadar pek çok alanda bu istikrarsızlığın faturası bize de çıkacaktır. ABD'nin, israilin bir adım daha sınırımıza konuşlanacağı hakikatini görmezlikten gelemeyiz.

Komşu ülkeleri değerlendirirken hamasetle değil, gerçeklikle konuşmak zorundayız. İran’ı at gözlüğüyle okumak, sadece İran’ı anlamamıza engel olmuyor; aynı zamanda kendi geleceğimizi de yanlış hesaplamamıza neden oluyor.

Bölgeyi ateşe atacak senaryoların gönüllü figüranı olmak yerine, soğukkanlı ve kardeşane bir bakışa her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ben kardeş İran halkının ABD ve işgal çetesinin oyununa gelmeyeceğini temenni ediyorum. İran hükümetinin de bunun üstesinden gelebilecek güç, kabiliyet ve tecrübeye sahip olduğunu düşünüyorum. Selam ve dua ile…