TikTok Nesli ve Değerler Erozyonu

Bir zamanlar çocuklar, büyüklerin yanında nasıl oturacağını, nerede konuşup nerede susacağını, bir sofraya nasıl dâhil olunacağını yaşayarak öğrenirdi.

Hayatın ilk dersleri ekrandan değil evin içinden alınırdı. Bir selamın kıymeti, bir lokmanın bereketi, komşunun hakkı, büyüğün hatırı vardı. Şimdi ise çocuklarımızın dünyasına bizden önce başka bir ses giriyor. Üstelik bu ses kapıyı çalmıyor, izin istemiyor, kendisini tanıtmıyor. Avuç içindeki küçücük ekrandan odalara, sofralara, zihinlere ve kalplere sızıyor.

Bu yeni dünyanın en güçlü aktörlerinden biri TikTok’tur.

Mesele yalnızca bir sosyal medya uygulaması değildir. TikTok, burada bir semboldür. Hızla tüketilen görüntülerin, birkaç saniyelik şöhretlerin, ölçüsüz teşhirin, taklit edilen hayatların ve değeri izlenme sayısıyla belirlenen yeni insan anlayışının sembolüdür. Bugün çocuklar ve gençler yalnızca video seyretmiyor; neye güleceklerini, nasıl konuşacaklarını, nasıl giyineceklerini, neye öfkeleneceklerini ve kendilerini nasıl göstereceklerini de bu görüntülerden öğreniyor.

Eskiden insan, tanınmak için bir eser ortaya koymak zorundaydı. Bir kitap yazmak, bir sanat dalında ustalaşmak, bir meslekte iz bırakmak, topluma fayda sağlamak gerekirdi. Şimdi ise bir garip hareket, anlamsız bir meydan okuma, mahremiyet sınırlarını zorlayan birkaç görüntü ya da insan onurunu hiçe sayan bir şaka, kişiyi bir gecede milyonların önüne çıkarabiliyor. Emek sessiz kalırken gösteriş alkışlanıyor. Bilgi ağır ilerlerken cehalet koşarak yayılıyor.

Tehlike tam da burada başlıyor.

Çünkü insan, sürekli gördüğü şeyi zamanla normal kabul eder. Önce yadırgar, sonra alışır, en sonunda da taklit eder. Dün ayıp sayılan bir davranış bugün “içerik”, dün mahrem kabul edilen bir alan bugün “özgürlük”, dün saygısızlık olarak görülen bir söz bugün “öz güven” adıyla sunulabiliyor. Kavramlar değiştiriliyor, sınırlar bulanıklaştırılıyor, değerler yavaş yavaş içi boşaltılmış kelimelere dönüşüyor.

TikTok neslinin en büyük sıkıntılarından biri, görünür olmayı değerli olmakla karıştırmasıdır. Genç, bir paylaşımının yeterince beğeni almamasını kişisel bir başarısızlık gibi görebiliyor. Kendisini, sahip olduğu karakterle değil aldığı etkileşimle ölçüyor. Yüzünü filtrelerle değiştiriyor, hayatını başkalarının hayatına benzetmeye çalışıyor. Olduğu kişiyle barışmak yerine ekranda ilgi görecek bir kimlik üretmeye zorlanıyor.

Böylece insanın iç dünyası sessizce yoksullaşıyor.

Sabır azalıyor. Çünkü her şey birkaç saniye içinde değişiyor. Dikkat dağılıyor. Çünkü bir düşüncenin üzerinde uzun süre durmak sıkıcı kabul ediliyor. Okumak zor geliyor. Dinlemek yorucu bulunuyor. Derinlik, hızın altında eziliyor. Gençler artık uzun bir cümleyi, sabır isteyen bir kitabı, emek isteyen bir ilişkiyi ve zamanla olgunlaşan bir başarıyı taşımakta zorlanabiliyor.

Oysa hayat, parmağı yukarı kaydırınca değişen videolara benzemez.

Hayatın bazı sahneleri sıkıcıdır. Bazı yollar uzundur. Bazı başarılar yıllar sürer. Bazı yaralar hemen iyileşmez. İnsan her karşılaştığı güçlüğü bir hareketle geçemez. Tam da bu nedenle sabır, irade, kanaat, mahremiyet, vefa ve sorumluluk gibi değerler insanı ayakta tutan temel direklerdir. Bu direkler zayıfladığında ortaya özgür bireyler değil, arzularının peşinde sürüklenen savunmasız insanlar çıkar.

Bugün sosyal medyada yapılan birçok paylaşımın merkezinde “Ben buradayım, bana bakın” çağrısı vardır. Herkes görünmek istiyor fakat pek az insan gerçekten görülüyor. Kalabalıklar içinde tanınmak, anlaşılmak anlamına gelmiyor. Binlerce takipçisi olan insanlar derin bir yalnızlık yaşayabiliyor. Sürekli gülümseyen yüzlerin ardında kaygı, değersizlik hissi ve beğenilmeme korkusu büyüyor.

Üstelik bu düzen, yalnızca gençlerin zayıflıklarından beslenmiyor. Onları bu noktaya getiren yetişkinlerin de ciddi bir sorumluluğu bulunuyor.

Çocuğun eline susturmak için telefon veren anne babanın, gün boyu kendi ekranına gömülen yetişkinin, evde sohbet ortamı kurmayan ailenin, öğrencinin dünyasını anlamadan yalnızca nasihat eden öğretmenin bu tablodaki payını görmesi gerekir. Biz gençlere “Telefonu bırakın” derken elimizdeki telefona bakıyorsak sözümüzün bir ağırlığı kalmaz. Çocuğa mahremiyeti anlatırken aile hayatımızın her ayrıntısını paylaşmaya devam ediyorsak verdiğimiz öğüt havada asılı kalır.

Değerler sözle öğretilmez, yaşanarak aktarılır.

Bir baba annesine saygılı davranmıyorsa oğluna saygıyı anlatamaz. Bir anne sürekli başkalarının hayatıyla kendi hayatını karşılaştırıyorsa çocuğuna kanaati öğretemez. Bir öğretmen öğrencisini küçük düşürüyorsa merhametten söz edemez. Bir toplum gösterişi ödüllendirip emeği görmezden geliyorsa gençlerin yanlış örneklere yönelmesine şaşırmamalıdır.

Gençler, boşlukta büyümüyor. Onlara ne sunduysak büyük ölçüde onu çoğaltıyorlar.

Burada yapılması gereken gençleri aşağılamak, onları “bozulmuş bir nesil” ilan etmek değildir. Her nesil kendi çağının yükünü taşır. Bugünün çocukları da tarihte hiçbir neslin karşılaşmadığı kadar yoğun bir dijital saldırıyla karşı karşıyadır. Algoritmalar onların dikkatini çekmek, ekranda daha uzun tutmak ve davranışlarını yönlendirmek için çalışıyor. Henüz kişiliği oluşma aşamasındaki bir çocuğun karşısında milyarlarca dolarlık teknoloji şirketleri bulunuyor.

Bu eşitsiz mücadelede bütün yükü çocuğun omzuna bırakmak vicdansızlık olur.

Fakat tehlikeyi görmezden gelmek de merhamet değildir.

Aileler, dijital dünyayı yasaklarla değil bilinçli sınırlarla yönetmelidir. Çocuğun telefonu elinden alınırken yerine bir hayat konulmalıdır. Sohbetin olmadığı bir evde ekran kazanır. Kitabın bulunmadığı bir odada kısa videolar hüküm sürer. Birlikte yürüyüş yapılmayan, sofrada konuşulmayan, akrabayla bağ kurulmayan, sanatla ve sporla temas edilmeyen bir yaşamda dijital dünya bütün boşlukları doldurur.

Okullar da yalnızca akademik başarıya odaklanmamalıdır. Bir öğrencinin matematikten yüksek not alması, onun dijital zorbalığa katılmayacağı anlamına gelmez. Bilgi kadar ahlak, başarı kadar karakter, özgürlük kadar sorumluluk öğretilmelidir. Medya okuryazarlığı birkaç tanım ezberletmekten çıkarılmalı; çocuklara izledikleri içeriğin arkasındaki amacı sorgulama becerisi kazandırılmalıdır.

“Bu video bana ne anlatıyor?”

“Beni neden öfkelendiriyor?”

“Beni neden kendimden utanmaya yöneltiyor?”

“Bu kişinin hayatı gerçekten göründüğü gibi mi?”

“Ben bu görüntüyü paylaşırken kimin hakkına giriyorum?”

Gençler bu soruları sormayı öğrenmediği sürece yalnızca ekran kullanan bireyler değil, ekran tarafından kullanılan bireyler hâline gelecektir.

Değerler erozyonu bir günde oluşmaz. Önce dil bozulur. Sonra nezaket kaybolur. Ardından mahremiyet sıradanlaşır. Büyükler küçümsenir, aile bağları gevşer, öğretmen itibarsızlaştırılır, emek hafife alınır. İnsanlar birbirini yüz yüze tanımadan yargılar, linç eder, tüketir. Sonunda toplum, aynı evde yaşayan fakat ortak bir anlam dünyasını paylaşmayan kalabalıklara dönüşür.

Bugün korunması gereken yalnızca çocukların ekran süresi değildir. İnsanlığımızın süresidir.

Bir toplumu ayakta tutan, teknolojisinin gelişmişliği kadar değerlerinin sağlamlığıdır. Teknoloji insanın hizmetinde olduğu sürece nimettir. İnsan, teknolojinin elinde bir gösteri malzemesine dönüştüğünde ise o nimet sessiz bir esarete dönüşür.

TikTok kapanabilir, yerine başka bir uygulama gelebilir. İsimler değişir, akımlar değişir, platformlar değişir. Asıl mesele, insanın kendisini teşhir ederek var etmeye çalışması, değerini yabancıların beğenisine teslim etmesi ve hayatını birkaç saniyelik görüntülere sığdırmasıdır.

Biz çocuklarımızı çağdan koparamayız. Buna gerek de yoktur. Fakat onları çağın insafına terk edemeyiz.

Onlara yasaklardan önce anlam, nasihatten önce örneklik, eleştiriden önce yakınlık sunmalıyız. Evlerimizi yeniden konuşulan, dinlenilen ve birlikte yaşanılan mekânlara çevirmeliyiz. Çocuklarımızın yalnızca ne izlediğini değil ne hissettiğini de sormalıyız. Onların ekranlarına bekçilik yapmakla yetinmemeli, kalplerine ulaşacak yollar bulmalıyız.

Çünkü bir çocuğun kalbinde güçlü bir değer dünyası kurulmuşsa hiçbir algoritma onu kolayca esir alamaz.

Fakat o kalp boş bırakılmışsa oraya ilk yerleşen, en çok bağıran olacaktır.

Bugün mesele TikTok’u suçlamak değildir. Mesele, çocuklarımızı hangi sese emanet ettiğimizdir. Bir ekranın ışığı altında büyüyen nesle, insan yüzünün sıcaklığını yeniden hatırlatmak zorundayız.

Yoksa yarın çok sayıda takipçisi olan fakat tutunacak bir değeri bulunmayan, her anını paylaşan fakat kendisini tanımayan, dünyaya görünür olan fakat kendi ailesine yabancılaşan bir nesille karşı karşıya kalacağız.

Ve o gün, telefonları suçlamak için çok geç olacak.