Ekranlarımız güçlü, ağlarımız hızlı; fakat vicdanlarımız kilitli kaldı. Dünyayı avucuna alan imkânlar, mazlumun dudaklarına değemedi. Züllüme razı olmadık belki; ama çoğu zaman göğüs germek yerine seyrettik. Paylaştık, konuştuk, öfkelendik…
Sonra akış yenilendi.
Genç kardeşim, burada durup düşünmek gerekiyor.
Teknoloji çağındayız deniyor; peki bu çağ, adaletin çağı mı? Algoritmaların yönettiği bir dünyada hakikat, çoğu kez görünmez kılınıyor. Filtreler gerçeği süzüyor, gürültü vicdanı bastırıyor. Bir tuşla her şeye ulaştığımızı sanırken, bir adım atmaya gelince yerimizden kıpırdayamıyoruz.
Gazze bize acı bir ayna tuttu.
Gücün teknolojiyle ölçüldüğü bir çağda, direnişin imanla, sabırla ve kararlılıkla nasıl mümkün olduğunu gösterdi. O sahabe nesli (zor zamanların insanları) bize yeni teknolojiye karşı direnişi öğretti. Az imkânla büyük bir duruşun nasıl sergilendiğini; sayının değil, yönün belirleyici olduğunu hatırlattı.
Serzenişim şudur:
Gençlik, ekranların rehavetine teslim edilmemelidir. Tepki vermek, paylaşmakla sınırlı kaldığında içi boşalır. Duyarlılık, eyleme dönüşmediğinde yorulur ve söner. Gazze meselesi, yalnızca bir gündem değil; bir ahlâk imtihanıdır.
Seslenişim ise nettir:
Teknolojiyi terk etmeden, ona teslim olmadan yürümek mümkündür. Bilgiyi bilinçle, gücü sorumlulukla, öfkeyi adaletle buluşturmak mümkündür. Sahabenin mirası, bize şunu öğretir: Direniş önce kalpte başlar; sonra akılda, sonra hayatta karşılık bulur.
Bugün ihtiyaç duyulan; daha hızlı ağlar değil, daha sağlam duruşlardır.
Daha çok cihaz değil, daha çok iradedir. Gazze’ye bir bardak suyu götürememiş olabiliriz; ama yönümüzü doğrultur, irademizi diri tutarsak, yarın taşıyacağımız şey yalnızca su değil, adalet olur.
Şafak, teknolojiyle değil; bilinçle sökülür.
Ümmetin uyanışı davet gençleriyle olacaktır.