Bakıyorum bazı akademisyenler ve diğer zatlar, göğsünü kabartarak oğullarının veya kızlarının Batı ülkelerinde okuduklarını veya çalıştıklarını ifade ediyorlar. Gençlerin tahsil yapması ve çalışması güzeldir. Ancak bildiğim kadarıyla bazılarının evladının maneviyatla ilgisi yok denecek kadar azdır veya yoktur. Bir anne-baba için, evladının böyle olması ölümden daha beterdir.

Aslında en büyük iflâs, evladının böyle olmasıdır. Serveti yok olsaydı da, evladını manen kaybetmeseydi. Nitekim Amerika’da ihtisas yapan oğlumun tahsil başarısından önce, beni onun dînî emirleri yerine getirmesi ilgilendiriyordu. Mavi semanın altında kendisinin başıboş bir varlık olmadığını ve Allahü teâlânın hep murâkabesi altında bulunduğunu bilmesiydi.

İmrenilecek anne-baba, evladına yurtiçi ve yurtdışında İslâmiyeti yaşama bilincini veren anne-babadır. Yoksa yurtdışında okutan değil. Bu hususta “Haluk’un Defteri” eseriyle hepimizin yakından tanıdığı Tevfik Fikret’in başına gelenler, Türk tarihinde acıklı bir misâl teşkil etmektedir.

Tevfik Fikret, batılılaşmaya inanan bir şâirdi. 1895 yılında oğlu Haluk dünyaya geldiğinde, Fikret ona sadece bir evlat gözüyle bakmadı. Haluk, onun gözünde "gelecekteki aydınlık, çağdaş ve bilim dolu Türkiye’nin" örnek teşkil edecek bir şahsiyeti idi.

Tevfik Fikret, oğlunun modern bir eğitim alması için onu 1909 yılında, henüz 14 yaşındayken elektrik mühendisliği okumak üzere İskoçya’nın Glasgow kentine gönderdi. Fikret’in hayali, oğlunun oradan bir "irfan meşalesi" olarak dönmesi, ülkenin karanlık sokaklarını aydınlatmasıydı.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Haluk, İngiltere’ye gittiğinde bambaşka bir dünyayla karşılaştı. Ailesinden ve ülkesinden uzakta, içine girdiği bu yeni kültürde yavaş yavaş kendi kimliğini aramaya başladı. Bu arayış, Tevfik Fikret’in kurguladığı "Haluk" profilinden çok uzaktı. Haluk, İskoçya'da kaldığı aileden ve çevreden etkilenerek Hristiyanlığı seçti. Tevfik Fikret bu durumdan haberdar olduğunda büyük bir sarsıntı geçirdi. Oğlunun din değiştirmesi ve kendi kültürüne sırt çevirmesi, onun toplumsal ideallerine vurulmuş en ağır darbeydi.

Fikret, Aşiyan’daki evine kapandı. Maddi ve manevi olarak çökmüştü. Haluk ise eğitimini tamamladıktan sonra bir daha asla Türkiye’ye dönmedi. Amerika’ya yerleşti.

Tevfik Fikret, 1915 yılında, henüz 47 yaşındayken, şeker hastalığı ve derin bir hüsran içinde hayata gözlerini yumdu. Ölürken yanında, uğruna şiirler yazdığı, geleceği emanet ettiği oğlu Haluk yoktu. Peki, Tevfik Fikret’in ülkeyi kurtaracak o "ideal gençlik" simgesi oğlu Haluk’a ne oldu? Haluk Fikret, Amerika’da tamamen Amerikan vatandaşı oldu ve ismini değiştirdi.

Döviz piyasalarında son durum: Dolar yükselişle güne başladı
Döviz piyasalarında son durum: Dolar yükselişle güne başladı
İçeriği Görüntüle

Mühendislik yapmak yerine teoloji (din bilimi) eğitimi aldı. Park Avenue Presbiteryen Kilisesi’nde rahip oldu.

Yaşamının son yıllarında kendisiyle röportaj yapmaya gelen Türk gazetecilere, babasını çok sevdiğini ancak Türkiye ile hiçbir bağının kalmadığını söyledi. 1965 yılında Orlando'da bir rahip olarak öldü. Tevfik Fikret, oğlunu Batı’nın "fennini" (bilimini) alsın diye göndermişti; oğlu ise Batı’nın "dinini" alıp bir kilisede rahip olarak ölmeyi seçti.

İnsanı yaratan Allah teâlâ, insanın fıtratında Hak'kı, Rabbini aramayı ve ona İman etmeyi yerleştirmiştir. Tevfik Fikret Haluk'u İslâm'dan, Kur'an'dan uzak tutuyor, öğretmiyor. Kendince çağdaş, ilerici, " bilim" insanı olmasını istiyor.. Sanki Hak din İslâm bilime karşı.. Mü'min bilim insanı olamazmış gibi. Allahü teâlâ gafletten uyandırsın.

Kaynak: Haber Merkezi