Bugün karşımızda fikir üreten bir zihin değil, kutsala saldırmayı maharet zanneden sorunlu bir anlayış vardır. Bu anlayış, özgürlük kavramının arkasına saklanarak toplumun en hassas değerlerini hedef almakta, sonra da gelen haklı tepkileri “gericilik”, “tahammülsüzlük” veya “baskı” diye etiketlemeye çalışmaktadır.
Hayır. Bu milletin kutsalına sahip çıkması gericilik değildir. Peygamberine dil uzatılmasına karşı çıkması tahammülsüzlük değildir. Kur’an-ı Kerim’e yönelik saygısızlığa itiraz etmesi baskıcılık değildir. Asıl sorun, inançlara saldırmayı çağdaşlık, kutsalı aşağılamayı cesaret, toplumsal değerleri incitmeyi sanat sanan bu kibirli zihniyettir.
Bir ülkede insanlar farklı inançlara sahip olabilir. Kimse kimse gibi düşünmek zorunda değildir. Fakat kimse de bu milletin imanına, kitabına, peygamberine ve manevi dünyasına saldırma ayrıcalığına sahip değildir. Özgürlük, başkasının kalbine bıçak gibi saplanan sözleri meşrulaştıran sınırsız bir alan değildir. Özgürlük sorumluluk ister. Edep ister. Ahlak ister. Vicdan ister.
Ne acıdır ki bu ülkede bazı çevreler, halkın inanç değerleri söz konusu olduğunda sınırsız bir hoyratlığı kendilerine hak görmektedir. Aynı çevreler başka inançlar, başka kimlikler, başka hassasiyetler gündeme geldiğinde bir anda saygıdan, nezaketten, haklardan ve özgürlüklerden söz etmektedir. Bu açık bir çifte standarttır. Kutsal değerlere saygı, seçmeli bir ahlak meselesi değildir. Herkes için geçerliyse değerlidir; sadece bazıları için savunuluyorsa samimiyetsizdir.
Bugün mesele yalnızca bir kişi, bir sahne, bir söz ya da bir paylaşım meselesi değildir. Mesele, bu ülkede inançlı insanlara karşı giderek normalleştirilmeye çalışılan küçümseyici dil meselesidir. Mesele, Müslümanların hassasiyetleri söz konusu olduğunda alaycı bir üstünlük duygusuyla konuşanların, kendi mahallelerine dokunulduğunda bir anda özgürlük nöbetine çıkmalarıdır.
Bu millet bu oyunu görüyor. Kimin gerçekten özgürlük savunduğunu, kimin yalnızca kendi ideolojik alanını koruduğunu gayet iyi biliyor. Çünkü özgürlük, yalnızca kendine benzeyeni savunmak değildir. Gerçek özgürlük anlayışı, sana benzemeyenin kutsalına da saygı duymayı gerektirir.
Kur’an-ı Kerim’e, Peygamber Efendimiz’e, dinî değerlere ve bütün peygamberlere yönelik hakaret dili asla normalleştirilemez. Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Hz. Muhammed’e veya herhangi bir peygambere yönelik aşağılayıcı ifadeler insanlığın ortak saygı zeminini yıkar. Bu yalnızca Müslümanların değil, vicdan sahibi herkesin karşı çıkması gereken bir ahlaki savrulmadır.
Buna rağmen bazı isimlerin, sırf kendi ideolojik yakınlıkları nedeniyle bu tür saygısızlıkları savunmaya kalkması ayrıca ibretliktir. Sanatçı, siyasetçi, gazeteci ya da kamuoyu önünde görünen herhangi biri; toplumun kutsal değerlerine yönelen saldırıları meşrulaştırmaya çalışıyorsa, orada fikir değil tarafgirlik vardır. Orada özgürlük savunusu değil, seçici bir körlük vardır.
Açık söyleyelim: Bu milletin inancıyla alay edenler, bu milletin vicdanında meşruiyet bulamaz. Kutsala saldırmayı entelektüellik sananlar, aslında fikir yoksulluğunu sergiler. Peygamberlere dil uzatmayı cesaret zannedenler, yalnızca ahlaki seviyelerini gösterir. Kur’an’a saygısızlık etmeyi mizah diye pazarlayanlar ise toplumun ortak değerleriyle kavga ettiklerini bilmelidir.
Kimse kusura bakmasın; bu milletin sabrı, kutsalına hakaret edilmesini sineye çekmek anlamına gelmez. Sessizlik, rıza değildir. Vakar, acizlik değildir. Hukuk içinde tepki vermek, tepkisizlik değildir. Bu millet gerektiğinde sözünü söyler, duruşunu gösterir, değerlerine sahip çıkar.
Burada yapılması gereken bellidir. Kutsala hakaret eden dil hukuk önünde karşılığını bulmalıdır. Toplumu tahrik eden, milyonlarca insanın inancını aşağılayan, dinî değerleri alay konusu yapan her tutum karşısında kamu vicdanı güçlü bir tavır ortaya koymalıdır. Tepki elbette hukuk içinde olmalıdır; fakat asla zayıf, silik ve çekingen olmamalıdır.
Çünkü kutsala saldırı karşısında susmak, zamanla o saldırının olağanlaşmasına hizmet eder. Bugün susarsanız yarın daha fazlası gelir. Bugün “mizah” denilerek geçiştirilen şey, yarın daha ağır bir saygısızlığın kapısını açar. Bugün “ifade özgürlüğü” diye savunulan hakaret, yarın toplumsal barışın altına döşenen mayına dönüşür.
Bu nedenle tavrımız net olmalıdır: İnanca saygı, pazarlık konusu yapılamaz. Peygamberlere hürmet, çağ dışı bir hassasiyet gibi gösterilemez. Kur’an-ı Kerim’e saygı, bu toplumun kırmızı çizgilerinden biridir. Bu çizgiyi aşan herkes, hukuk ve kamu vicdanı önünde bunun karşılığını görmelidir.
Biz kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz. Kimsenin düşüncesini yasaklamaya çalışmıyoruz. Kimseye inanç dayatmıyoruz. Fakat kimsenin de bizim kutsalımıza saldırmasına sessiz kalmayız. Eleştiri yapmak isteyen fikrini söyler. Tartışmak isteyen bilgiyle, akılla, nezaketle tartışır. Ama hakaret eden, alay eden, aşağılayan ve bunu da özgürlük diye pazarlayan anlayışın karşısında dimdik dururuz.
Bu ülkenin insanları inancına sahip çıkmayı bilir. Bunu yaparken de hukukunu, vakarını ve edebini korur. Fakat kimse bu vakarı yanlış okumasın. Bu milletin nezaketi, kutsalına yapılan saldırıları kabullenmesi anlamına gelmez.
Kutsala saldırmak cesaret değildir. Kutsala saldırmak ilericilik değildir. Kutsala saldırmak sanat değildir. Kutsala saldırmak yalnızca ahlaki çürümenin, fikrî iflasın ve toplumsal sorumsuzluğun göstergesidir.
Ve artık herkes bilmelidir: Bu milletin kitabı, peygamberi, inancı ve manevi değerleri kimsenin ucuz gösterisinin malzemesi değildir.