Hukukun Eli Kelepçelenirse, Sokakta Devlet Kan Kaybeder

Bir ülkede polis korkuyorsa, vatandaş huzur içinde yaşayamaz.

Bu cümle sert gelebilir. Ama artık gerçeğin üzerini örten cümlelerle vakit kaybetmenin kimseye faydası yok. Türkiye’de son yıllarda sokakta görev yapan polislerin karşı karşıya kaldığı tablo, yalnızca bir “asayiş sorunu” değil, doğrudan devlet otoritesinin yıpranması meselesidir.
Bugün birçok polis memuru, silah taşımasına rağmen kendisini hukuken savunmasız hissetmektedir. Çünkü sahadaki fiili durum ile mevzuatın uygulanış biçimi arasında derin bir uçurum oluşmuştur.
2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 16. maddesi polise belirli şartlarda silah kullanma yetkisi vermektedir. Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesi de meşru müdafaayı hukuka uygunluk nedeni saymaktadır.

Kâğıt üzerinde yetki vardır.
Ama sokakta durum farklıdır.
Çünkü uygulamada polis memuru şunu düşünmektedir:
“Silahımı kullanırsam yıllarca yargılanır mıyım?” “Bir saniyelik refleks hayatımı karartır mı?” “Karşımdaki ateş etmeden müdahale edersem suçlu ben mi olurum?”
İşte tam burada devletin caydırıcılığı zedelenmektedir.
Bugün birçok suçlu, polisin tereddüt ettiğini bilmektedir. Hukuki süreçlerin ağırlığını, kamera baskısını, soruşturma korkusunu, görevden uzaklaştırılma ihtimalini hesap ederek hareket etmektedir. Bu nedenle artık bazı saldırganlar polisi görünce kaçmıyor; doğrudan silaha davranıyor.
Ve biz sonra bir kez daha aynı cümleyi duyuyoruz:
“Bir polisimiz daha şehit oldu…”
Oysa mesele yalnızca bireysel kahramanlık değildir. Hiçbir devlet, güvenlik sistemini yalnızca personelin fedakârlığı üzerine kuramaz. Devlet dediğiniz yapı, görev verdiği memurunu hukukla koruyabiliyorsa güçlüdür.
Elbette kimse ölçüsüz güç kullanımını savunamaz. Hukuksuz infial ortamı da kabul edilemez. Polis devleti ile hukuk devleti arasındaki çizgi korunmalıdır. Ancak bugün tartışılması gereken konu başka bir noktaya ulaşmıştır:
Polisin meşru müdafaa hakkı fiilen zayıflatılmış mıdır?
Sahadaki birçok olay göstermektedir ki, bazı durumlarda polis saldırının başlamasını beklemek zorunda hissediyor. Hatta kimi zaman “önce bana ateş açsın” psikolojisine sürükleniyor. Oysa hukuk, saldırının gerçekleşmesini değil, gerçekleşmesinin muhakkak olmasını da dikkate almaktadır.

Bir saldırgan elini silaha götürmüşse, bir polis aracına uzun namlulu silahla yönelmişse, bir terör tehdidi ortaya çıkmışsa, orada artık saniyeler konuşur.
Devlet refleksini kaybederse sokak cesaretini suçlu kazanır.
Bugün yapılması gereken şey; “polis istediğini yapsın” anlayışı değildir. Tam tersine, daha net, daha koruyucu, daha çağdaş ve daha uygulanabilir bir güvenlik hukukunun inşa edilmesidir.
Bu kapsamda artık ciddi bir reform çalışması kaçınılmazdır.
Öncelikle Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu uygulama bakımından yeniden ele alınmalıdır. Polis memurunun silah kullanma yetkisi, saldırının fiilen başlamasını bekleyen dar yorumlardan kurtarılmalıdır.

İkinci olarak, görev sırasında meşru müdafaa kapsamında hareket eden polisler için hızlı hukuki koruma mekanizmaları oluşturulmalıdır. Yıllarca süren belirsiz soruşturmalar, yalnızca bir polisi değil, bütün teşkilatı psikolojik olarak felç etmektedir.
Üçüncü olarak, yüksek riskli müdahalelerde teknolojik destek sistemleri yaygınlaştırılmalıdır. Akıllı kamera sistemleri, anlık silah algılama teknolojileri, vücut kameraları ve olay kayıt sistemleri hem polisi korur hem vatandaşın hakkını güvence altına alır.

Dördüncü olarak, polise yönelik saldırılarda cezai yaptırımlar ağırlaştırılmalı ve bu suçlar “devlet otoritesine doğrudan saldırı” kapsamında değerlendirilmelidir.
Çünkü polis yalnızca üniforma giyen bir memur değildir.
Polis; gecenin üçünde bir annenin kapısını korkusuzca çalabilen devlettir. Polis; okul yolundaki çocuğun güven hissidir. Polis; kriz anında vatandaşın gördüğü ilk kamu yüzüdür.
Eğer bir ülkede polis, görev yaparken kendisini yalnız hissederse, toplum da zamanla kendisini yalnız hissetmeye başlar.
Şehit haberleri artık sadece birer istatistik değildir. Her biri, geciken tedbirlerin ağır faturasıdır.
Devletin merhameti suçluya karşı zafiyete dönüşmemelidir. Hukuk, suçlunun cesaret aldığı değil; vatandaşın güven duyduğu bir zemin olmalıdır.
Çünkü unutulmamalıdır:
Sokakta polisin geri çekildiği yerde, suç bir adım ileri çıkar.