TÜİK verileri bize daha karmaşık bir tablo gösteriyor. Aylık artışlar var ama yıllık bazda sanayi üretimi gerilemiş durumda. İmalatta düşüş dikkat çekici. Yüksek teknolojide dalgalanma var. PMI uzun süredir 50’nin altında.
Yani üretim tarafında beklenen güçlü sıçrama henüz gerçekleşmedi.
Burada durup şu soruyu sormamız gerekiyor:
Mesele gerçekten faiz oranı mı?
Yoksa mesele, faize dayalı ekonomik düzenin kendisi mi?
Faiz İndi Ama Zihniyet Değişmedi
Faizli sistemin mantığı şudur: Para risk almaz, üretici risk alır. Banka kazancını garanti eder, sanayici dalgalanmayla baş başa kalır.
Faiz oranı düşse bile sistemin özü değişmiyorsa sonuç da köklü şekilde değişmez.
Çünkü mesele yüzde 50 mi, yüzde 37 mi olduğu değildir.
Mesele, finansın üretime ortak olup olmadığıdır.
İslam iktisadı tam burada farklı bir kapı açar.
Bu sistemde para, üretimin efendisi değil; ortağıdır.
Kâr varsa paylaşılır, zarar varsa birlikte göğüslenir.
Faizli düzende “borç ver – tahsil et” anlayışı vardır.
İslam iktisadında “birlikte üret – birlikte kazan” ilkesi vardır.
Üretimin güçlenmesi için oran değil, ortaklık gerekir.
Talep Neden Zayıf?
PMI (Purchasing Managers’ Index – Satın Alma Yöneticileri Endeksi) verileri siparişlerin zayıf olduğunu söylüyor.
Sipariş neden zayıf?
Çünkü gelir adaleti zayıf.
Servet dar bir çevrede yoğunlaştığında piyasa nefes alamaz. İç talep kalıcı şekilde güçlenemez. Kur’an’ın “servet yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın” uyarısı bugün iktisadi bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Gelir dağılımı bozulursa üretici sipariş bulamaz.
Sipariş yoksa yatırım iştahı da olmaz.
Demek ki mesele sadece para politikası değil; adalet politikasıdır.
Kredi Neden Reel Sektöre Akmadı?
Faiz düştü ama ticari kredi faizleri aynı hızda gerilemedi. Bankalar temkinli davrandı. Risk algısı yüksek kaldı.
Çünkü güven iklimi tam oluşmadı.
İslam iktisadında emanet ve güven, piyasanın temelidir.
Öngörülebilirlik yoksa yatırım olmaz.
Ekonomi sadece matematik değildir. Aynı zamanda ahlaktır.
Güvenin olmadığı yerde para durur, üretim yavaşlar.
Dışa Bağımlılık ve İsraf
92 milyar dolarlık dış ticaret açığı bize şunu söylüyor: Tüketim üretimin önünde gidiyor.
İslam iktisadı israfı yasaklar.
Tüketim kültürü değil, üretim bilinci inşa eder.
Enerjide bağımsızlık, yüksek katma değerli üretim ve yerli teknoloji hamlesi stratejik zorunluluktur. Aksi halde faiz indirimi geçici bir rahatlama sağlar ama kalıcı güç üretmez.
Esnaf Ayakta Değilse Ekonomi Sağlam Değildir
Sanayideki yavaşlama zincirleme etki yapar. İmalat zayıflarsa tedarikçi zayıflar. Tedarikçi zayıflarsa çarşı zayıflar.
Tarihte “hisbe” sistemi vardı. Çarşı korunurdu. Tekelleşmeye izin verilmezdi. Küçük üretici gözetilirdi.
Çünkü güçlü ekonomi, güçlü çarşıyla mümkündür.
Bugün de esnafı, KOBİ’yi, üreticiyi merkeze almayan bir model sürdürülebilir değildir.
Sistem Meselesi
Faiz indirimi bir araçtır.
Ama araç, sistemi değiştirmez.
Kalıcı çözüm için:
• Risk paylaşımına dayalı finans
• Reel sektöre yönelen sermaye
• Gelir adaletini güçlendiren mekanizmalar
• İsrafı azaltan üretim bilinci
• Hukuk ve güven zeminini tahkim eden adımlar gereklidir.
Mesele oran değil, nizam meselesidir.
Eğer finans üretimle kader birliği yaparsa…
Eğer kazanç emekle buluşursa…
Eğer servet tabana yayılırsa…
O zaman üretim kendiliğinden yükselir.
2026, bu anlamda bir eşik olabilir.
Türkiye ancak üretenin kazandığı, kazananın yeniden yatırım yaptığı bir düzende gerçek anlamda güçlenir.
Ve unutmayalım: Faiz düşerek değil, adalet yükselerek kalkınırız.