Türkiye’de aile üzerine çok konuşuyoruz. Evliliklerin azalmasından, doğum oranlarının düşmesinden, gençlerin yuva kurmaktan uzaklaşmasından söz ediyoruz. Fakat bütün bu sonuçların arkasında duran en ağır meselelerden birini yeterince konuşmuyoruz.
Genç erkeklerin ekonomik hayattan kopuşunu.
Bir erkeğin işsiz kalmasını yalnızca “iş bulamamış olmak” diye okumak büyük bir yanılgıdır. Çünkü toplum, erkekten hâlâ çalışmasını, kazanmasını, ev kurmasını, düğün yapmasını, kira ödemesini, evi geçindirmesini, gerektiğinde ailesine destek olmasını bekliyor. Hayat değişti, ekonomik şartlar değişti, kadın ve erkeğin toplumsal rolleri dönüştü fakat erkeğin omzundaki beklenti listesi neredeyse hiç değişmedi.
Sonra dönüp soruyoruz.
Gençler neden evlenmiyor?
Belki de soruyu yanlış yerden soruyoruz.
Bugün bir gencin evlenebilmesi için önce iş bulması gerekiyor. Ardından düzenli bir gelir elde etmesi, kira ödeyebilmesi, temel ev eşyalarını alabilmesi, düğün ve evlilik masraflarının altından kalkabilmesi bekleniyor. Bunların üzerine bir de otomobil, iyi bir ev, yüksek yaşam standardı ve sosyal çevrenin bitmek bilmeyen beklentileri ekleniyor.
Henüz hayatının başındaki bir insandan yılların birikimine sahipmiş gibi yaşaması isteniyor.
İşte asıl kırılma burada başlıyor.
İşi olmayan genç yalnızca maaşını kaybetmiyor. Kendisine biçilen toplumsal rolü de kaybettiğini düşünüyor. Sevdiği insanın karşısına çıkarken çekiniyor. Evlilik konuşulurken susuyor. Ailelerle tanışma meselesi açıldığında geri duruyor. “Ne iş yapıyorsun?” sorusu sıradan bir tanışma cümlesi olmaktan çıkıp insanın bütün değerini ölçen bir terazinin kefesine dönüşüyor.
Bu sessiz baskının ne kadar ağır olduğunu görmek zorundayız.
Mesele kadınların çalışması değildir. Kadınların eğitimde, istihdamda ve sosyal hayatta güçlü biçimde bulunması bir toplum için değerlidir. Fakat bir taraftan kadınların ekonomik bağımsızlığını konuşurken diğer taraftan erkeklerin ekonomik hayattan kopmasını önemsiz görmek ciddi bir toplumsal körlüktür.
Bir toplum kadınını da erkeğini de üretimin dışında bırakarak güçlenemez.
Üstelik erkek işsizliğinin aile hayatında farklı bir sonucu daha vardır. Toplum, işsiz bir kadının evlenmesini çoğu zaman doğal karşılayabilirken işsiz bir erkeğin evlilik ihtimali ciddi biçimde zayıflayabilmektedir. Bunun doğru veya yanlış olduğundan önce, bunun toplumsal bir gerçeklik olarak varlığını konuşmalıyız.
Çünkü insanların davranışlarını yalnızca idealler değil, beklentiler de belirler.
Bir erkeğin üzerinde hâlâ “evi geçindirme” sorumluluğu varsa ona istihdam meselesinde “herkes kendi hayatına baksın” denilemez.
Son yıllarda evlilik yaşının yükselmesini sadece modern hayatla, bireyselleşmeyle veya gençlerin sorumluluk almak istememesiyle açıklamak kolaycılıktır. Bazen insan sorumluluktan kaçmaz; sorumluluğun bedelini karşılayamaz.
Bugünün gençleri evlenmek için romantik bir cesaretten çok ekonomik bir güven arıyor.
Bir kira bedelinin neredeyse bir maaşa yaklaştığı, ev sahibi olmanın birçok genç için uzak bir ihtimale dönüştüğü, düğün masraflarının aileleri borçlandırdığı bir düzende “Gençler neden evlenmiyor?” sorusu tek başına anlamını yitiriyor.
Asıl soru şudur:
Biz gençlerin evlenebilmesine nasıl bir hayat hazırladık?
Aileyi korumak yalnızca aile üzerine konuşmakla olmaz.
Bir gencin iş bulabilmesini sağlamak da aile politikasıdır.
Ulaşılabilir konut üretmek aile politikasıdır.
Evlilik başlangıcındaki ağır masrafları azaltmak aile politikasıdır.
Genç istihdamını güçlendirmek aile politikasıdır.
İnsanların gelir güvencesini artırmak aile politikasıdır.
Düğünü bir gösteriş yarışına dönüştüren toplumsal baskıyla mücadele etmek bile aile politikasıdır.
Çünkü nikâh masasından önce hayat masası kuruluyor.
O masa kurulamıyorsa nikâh masası da giderek boş kalıyor.
Burada ailelere de ciddi bir sorumluluk düşüyor. Evliliği ev, otomobil, mobilya, altın ve düğün salonundan oluşan bir alışveriş listesine dönüştürdüğümüzde evlatlarımızı daha mutlu etmiyoruz. Tam tersine evliliğin kapısını daha en başından ağır bir borç yüküyle kapatıyoruz.
Bir insanın değerini maaşıyla ölçmeye başladığımız anda insanı kaybederiz.
Bir damat adayını sahip olduğu otomobile, maaşına veya evine göre değerlendiren anlayış da en az ekonomik şartlar kadar evlilik kurumuna zarar verir.
Çünkü yuva servetle değil, emekle kurulur.
Fakat emeğin de karşılığını bulabileceği bir ekonomik düzen gerekir.
Bugün görmezden geldiğimiz mesele birkaç yıl sonra yalnızca “erkek işsizliği” başlığı altında karşımıza çıkmayacaktır. Evlenmeyen gençlerin sayısında, yalnız yaşayan insanların artışında, doğum oranlarında, psikolojik problemlerde, toplumsal aidiyetin zayıflamasında ve aile kurumunun giderek kırılganlaşmasında karşımıza çıkacaktır.
Bu nedenle erkeklerin istihdamını konuşmak kadınlara karşı bir talep değildir.
Bu bir toplum meselesidir.
Kadının güçlü olduğu, erkeğin güçlü olduğu, insanların birbirine ekonomik mecburiyetle değil gönüllü bir hayat ortaklığıyla bağlandığı bir toplum hedeflenmelidir.
Erkeğin güçlü olması kadının zayıflaması anlamına gelmez.
Kadının güçlenmesi de erkeğin değersizleşmesini gerektirmez.
Toplum dediğimiz şey zaten bir taraf yükselirken diğer tarafın çökmesi değildir.
Bugün yapılması gereken erkekleri yeniden “evin mutlak reisi” ilan etmek de değildir. Değişen dünyada sorumluluğu paylaşan, emeği paylaşan, hayatı birlikte kuran aile modelini güçlendirmektir. Fakat bunu yaparken toplumun erkeklerden hâlâ beklediği ekonomik sorumlulukları yok saymak da gerçekçi değildir.
Bir genç yıllarca iş arıyor, bulamıyor, evlenmeyi erteliyor, hayattan geri çekiliyor ve biz hâlâ meseleyi yalnızca “gençler evlenmek istemiyor” diye açıklıyorsak sorunu gençlerde değil, baktığımız yerde aramalıyız.
Belki de Türkiye’nin aile meselesini konuşurken ilk defa şu cümleyi ciddi biçimde düşünmenin zamanı geldi:
Bir erkeğe yalnızca iş vermiyorsunuz. Ona bir hayat kurabilme ihtimali veriyorsunuz.
İşini kaybeden insan yalnızca gelirini kaybetmez.
Bazen geleceğe dair cesaretini de kaybeder.
Ve bir toplum, gençlerinin gelecek kurma cesaretini kaybetmeye başladığı yerde yalnızca ekonomik bir kriz yaşamaz.
Sessizce geleceğini kaybetmeye başlar.




