Annelerin hazırlığı, babaların sessiz ciddiyeti, büyüklerin duası, çocukların cebinde sakladığı küçük harçlıklar… Hepsi bir araya gelince bayram olurdu.
O günlerin kıymeti, alınan elbisenin yeniliğinde değildi. Kumaşın kalitesinde, ayakkabının parlaklığında, gömleğin markasında hiç değildi. Asıl kıymet, o kıyafetlerin içine sığan tertemiz heyecandaydı. İnsan büyüdükçe anlıyor: Çocukken sevindiğimiz şey aslında bayramlık değilmiş; bayramlığın içinde taşıdığımız masumiyetmiş.
Bugün en çok onu kaybettik.
Şimdi evler daha konforlu, sofralar daha zengin, imkânlar daha geniş. Fakat bayram sabahlarının o eski sıcaklığı her geçen yıl biraz daha eksiliyor. Eskiden bir kapı çalmak, bir büyüğün elini öpmek, bir komşunun hâlini sormak bayramın ayrılmaz parçasıydı. Şimdi çoğu zaman birkaç kelimelik mesajlarla gönül alma görevini tamamladığımızı sanıyoruz. Hâlbuki bayram, telefon ekranına sıkıştırılacak kadar küçük bir şey değildir.
Bayram, insanın insana yaklaşmasıdır.
Bir zamanlar mahallede bayram herkesindi. Bir evde pişen tatlının kokusu sokaktan geçen çocuğun da hakkıydı. Bir büyüğün duası yalnızca kendi evladına değil, kapısından giren herkese yeterdi. Çocuklar kapı kapı gezerken sadece şeker toplamazdı; hatıra toplardı, sevgi toplardı, aidiyet toplardı. Şimdi çocukların elinde daha pahalı hediyeler var belki ama gözlerinde o eski bayram ışıltısını bulmak giderek zorlaşıyor.
Çünkü biz onlara bayramın eşyasını gösterdik, ruhunu yeterince anlatamadık.
Bayramlık almak kolaydır; bayram bilinci kazandırmak zordur. Sofra kurmak kolaydır; o sofraya muhabbet koymak zordur. Mesaj göndermek kolaydır; kırgın bir kalbin kapısını çalmak zordur. Harçlık vermek kolaydır; çocuğun zihninde unutamayacağı bir bayram hatırası bırakmak zordur.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bugün toplum olarak yeniden düşünmemiz gereken şey, eski bayramlara duyduğumuz özlem değil; bugünün bayramlarını neden ruhsuz bıraktığımızdır. Çünkü eski bayramlar kendiliğinden güzel değildi. Onları güzel yapan; ziyaret, hürmet, paylaşma, kanaat, vefa ve samimiyetti. Yani insanı insan yapan değerlerdi.
Biz o değerleri ihmal ettikçe bayramlar da takvimde işaretli günlere dönüştü.
Oysa bayram, yalnızca tatil değildir. Bayram, küslerin barışmasıdır. Bayram, yaşlıların yalnız bırakılmamasıdır. Bayram, yetimin başını okşamak, komşunun kapısını çalmak, hastayı hatırlamak, uzak kalmış akrabaya gönül köprüsü kurmaktır. Bayram, çocuklara yeni kıyafet giydirmek kadar, onların kalbine incelik giydirmektir.
Bugün bize düşen, geçmişe kuru bir özlemle bakmak değildir. Bize düşen, kaybettiğimiz güzellikleri bugünün hayatına yeniden taşımaktır. Çocuklarımız bayramı yalnızca şeker, harçlık ve tatil olarak öğrenirse yarının dünyasında bayramın ruhunu arayacak kimse kalmaz. Onlara bayramın bir görgü, bir gönül, bir medeniyet meselesi olduğunu göstermek zorundayız.
Bir büyüğün duasını almanın değerini öğretmeliyiz. Komşu kapısını çalmanın inceliğini yaşatmalıyız. Kırgınlığı büyütmenin değil, gönül almanın erdem olduğunu göstermeliyiz. Sofranın bereketinin çeşit çokluğunda değil, paylaşılan lokmanın samimiyetinde olduğunu hissettirmeliyiz.
Çünkü bayramlar, bir milletin hafızasıdır.
Bayramı kaybeden toplum, yalnızca bir geleneği değil; birlikte yaşama ahlakını da kaybeder. Çocukluk bayramlarını güzel yapan da tam olarak buydu: Az şeyle çok mutlu olabilen kalpler, küçük bir iyiliği büyük bir sevinç gibi karşılayan gönüller, kapısı açık evler, sözü sıcak insanlar…
Şimdi yeniden oraya dönmek gerekiyor.
Daha çok eşyaya değil, daha çok samimiyete ihtiyacımız var. Daha gösterişli sofralara değil, daha içten muhabbetlere ihtiyacımız var. Daha uzun mesajlara değil, daha gerçek ziyaretlere ihtiyacımız var. Çocuklara daha pahalı bayramlıklar değil, daha temiz hatıralar bırakmaya ihtiyacımız var.
Çünkü yıllar sonra hatırlanan şey elbisenin rengi değil, o sabah kalbe değen sevinçtir. Ayakkabının markası değil, kapı kapı dolaşırken hissedilen aidiyettir. Cebe konulan harçlığın miktarı değil, başı okşayan elin sıcaklığıdır.
Bayramın özü hâlâ elimizin altında.
Yeter ki kapılarımızı biraz daha açalım. Yeter ki gönüllerimizi biraz daha yumuşatalım. Yeter ki çocuklarımızın gözlerine yalnızca hediye değil, anlam da koyalım. Yeter ki bayramı bir alışkanlık olarak değil, bir insanlık terbiyesi olarak yeniden yaşayalım.
Unutmayalım: Bayramlıklar eskir, küçülür, sandıklarda kalır. Ama insanın çocuk kalbine dokunan bayram sevinci, bir ömür unutulmaz.
Asıl kaybımız kumaşta değil, kalpteydi.
Şimdi bayramı yeniden kalbe taşıma vaktidir.